12 Mayıs 2017 Cuma



            ŞEKERLİ YOLDAN ÇİÇEK BAHÇESİNE
            O, nasıl bir duygu seliydi ki insanı coşturan tarifi yok…
            Öğretmenler odasının kapısına bir atılan küçük bakışla yere serpiştirilmiş minik bonbon şekerleri ki beni her vakit çocuksu bir sevince boğar, gördüğümde yine öyle oldu…
            “Birinin başına şeker yağmış Zuhal Hocam baksana !!” deyişimle; “Şekerleri takip etmek gerek “ deyişi Zuhal öğretmenin… Aaaaaa o biliyordu demek , hay Allah!
          Drama öğretmeni Selin’in o renk vermez büründüğü tiyatral çağrısıyla bir öğrencimin(Kerem’in) revire yaralı olarak geldiği söylemi,
         Hemen ardından bende bir panikleme hali ve kal geldi anlık.. Kal halim kısa sürdü ,  telaş ve üzüntüyle , “Az önce sınıftaydım bir şey yoktu, ne oldu ki?”   düşünceleri hızla geçiyor aklımdan. Çıktım revire doğru gidiyorum, herkeste bir gülümseme, hemşire dahil..
            Uzunca bir koridor boyu şekerler yola dizilmiş tek sıra.
Kerem göründü gülerek;
-          Öğretmenim bir gelir misiniz, diyerek..
Demesiyle kaybolması da bir oldu, ben şaşkın…
Gene gözümde beliren bir Kerem:
-          Gelme gelme ,biraz bekle öğretmenim!

          Ben kararsız bir şaşkınlık içinde, ne olacağını kestirmeye başladım başlamasına da neyle karşılaşacağımı bilemiyorum şimdi. Bir gülen gözlerle bana bakan arkadaşlara, bir koridor buyunca dizi dizi sıralanmış şekerlere, bir de koridorun ucunda gözüküp kaybolan Kerem’e bakıp duruyorum. Şekerler benim içindi anladım.  Kah eğilip alıyorum şekerleri bir bir, kah bırakıyorum  yere… Hepsini tek tek toplamam gerektiği geldi içimden, toplamaya başladım avucuma bir yanda da aklımdan" Bunlar avucuma sığmayacak, neye koysam? ", düşüncesi…  Pamir Teacher’ın ; “Beliniz ağrır hocam onları toplarken “ demesiyle gene istençsiz bir alıp -bir bırakma refleksleri bende.

             Emine öğretmenin, gülümsemelerine, benimle şeker toplamalarına, Nefise  öğretmenin fotoğraf çekmesine takılıyor gözüm ve Kerem’den gelmem için çıkan izniyle şekerleri takip ediyorum. Hansel ve Grathel Kardeşlerin ormanda kaybolduklarındaki ekmek kırıntılarını takipleri düşüyor aklıma ve Emine’yle telepati yapıyoruz aynı konuda. Merakla ilerliyorum koridoru Nefise  foto çekmede, veeee fotoğrafçılar çoğalıyor, Hürriyet ve Pelin öğretmenlerim dahil oluyor çekimlere.. Bense şekerleri takip ederek kırmızı halıda yürüyor edasıyla gururla ve sevinçle ilerliyorum.
  
            Fuaye alanındaki muhteşem görüntüyü ömrümce unutacağımı sanmıyorum. Canlarım orada, öğretmenleri (arkadaşlarım) ve müdürümüz …
Bir yanda şiir okuyanlar,
"Benim annem, güzel annem" şarkısını usta kemancı edasıyla çalan Ardam bir yanda, 
Dans eden Ceren'le Elifnaz  bir yanda,
Beri yanda pankart tutan Yusuf ve Tuana, günü kutlamaya dair,
“Anneler Gününüz Kutlu Olsun” pazılını oluşturan Çınar, Ege, Mert, Ahmet Ege, Efe  öte yanda.
Canlarım karşıda bekleşirken ellerde çiçekler beni
Dizi dizi dizilmişler ,öğretmenleriyle birlik .
Dekor, mekan, kostümler müthiş…
                Ben coşkulu, ben gururlu, ben mutlu, ben sevinçli  , ağlamaklı ve duygulu en çok da gururlu… Nasıl da güzel bir organizasyondu bu.
               Karışık karmaşık duygular içinde gidip gelirken, “ANNEM” şiirleri kulaklarımda çınlıyor, sesler tanıdık, ama ortada yoklar, geldiği yeri arıyorum sesin..  nafile…
             Bütün çocuklarım geliyor aklıma gelmiş geçmiş. Meğer ne yüce duyguymuş bu, bir kez daha anlıyorum , minik minik yüreklerin içinde yer almak..
               Şaşkınlığım durulunca her birini öpüyorum tek tek ellerindeki çiçekleri derleyerek; aldığım çiçekler çiçek miydi, onlar mıydı, sevgileri miydi bilemeyerek aıyorum çiçekleri ellerinden tek tek. bütün öğrencilerimi de anıyorum, çiçeklerimi alırken, öperken çiçeklerimi… Bu ritüel ne güzel, ne bitmez bir şey, her birini öpüyorum tek tek.. binlercesini , binlercesini de beraber…
Ne mutlu bana ki nice gönüle girmişim,
Ne mutlu bana ki böyle güzel evlatlar yetiştirmişim,
Ne mutlu bana ki ikinci  anneleri olmuşum,
Bir günlük de olsa anneleri yerine konmuşum….
Sevmekle, öpmekle bitiremedim onları bugün,
Ne çoktular, ne çoktular…
Çokluklar içinde ne de hoştular.

                  Bugün ben,  “Anne!” dedikleri ben, duygulanmış küçük bir çocuk,
                  Onlar , bana özel sunumlarıyla , kocaman kocamandılar çoookkk…

                                                               12.05.2017

                                                          Günay UZUNER

14 Şubat 2017 Salı

                                                                  KULAK NEREDE ?
                      Öğle paydosu… Zile beş kala… Bir feryat bir fizah kopar sınıfın birinden… çocuklar paniklemiş etrafa koşuşmakta…
                      Öğretmen sınıfa girmek üzere tam da. Sese, sınıfına yönelir. Gördüğü manzara korkunç. Minik öğrencisi kanlar içinde. Sınıf içinde arkadaşlarıyla koşuştururken ayağı tökezlemiş, sıranın köşesine çarpmış. Kulağı yırtılmıştır yavrucağın.
                      Öğretmen öğrenciyi sakinleştirmekle birlikte peçeteyle kanayan yaraya tampon yapar alel acele, okul yönetimine de haber verir aynı esnada.
                       Okulun iki yöneticisi vakit kaybetmez, koşarak varırlar olay yerine, gördükleri manzara  gerçekten de korkunçtur, her yer kan içinde. Öğrencinin kulağı kopmuştur görünüşte. Tüm yöneticiler bir araya gelir, hızlıca örgütlenip, genç öğretmeni çocuğun yanına katar; bir de genç bir arkadaşını dersten çağırıp onu da onun yanına katıp bindirirler okula ait bir taşıta.
                        Bir yaralı küçük çocuk kan revan , iki genç öğretmen bir şoför panikle düzülürler yola,  nereye gideceklerini bilmeden .
                         Okuldaki panik hal bir ara duralanır ve akıllara çocuğun kulağının koptuğu gelir. Koca koca muavinler dizlerinin üzerine çökmüş kopan kulağın parçalarını aramaktadır, yerlerde sınıfta.
                        Olay kulaktan kulağa yayıldıkça bir merak sarar herkesi ve koşuştururlar olay yerine. Gelenlerin gördüğü ise ürkütücüdür, yerdeki kan damlalarının içinde kulak parçası aranmakta. Sınıfa girmek istemezler , ezmekten korktuklarından aranan kulak parçasını. Bir kısmı da  çocukları oturmaları için uyarmaktadır, parçayı korumak adına. Sınıftan çıkan olayı daha bir vahimleştirerek kulağın kopmuş olduğu haberini verir duymayana. “vah vah”lar çoğaldıkça çoğalır. Sesli düşünmeler başlar  bu defa:
-        Yazık çocuğa!
-        Şimdi ne olacak?
-        Kulak bulundu mu?
-        Ya plastik cerraha yetişmezse zamanında kulak!
-        …… hastanesindeki plastik cerrah çok iyiymiş.
-     Çok da masraflıymış uzuv eklemek...
-     Çocuk sakat kalmasın da...
-        Ailesine haber verildi mi acaba?
-        Nöbetçi kimdi?
-        Çocuklar mı itmiş?
-        Nasıl söylenir ki aileye böyle bir şey!
-        Annesi mahvolmuştur şimdi.
-     Ben annesinin yerinde olmak istemezdim.
-     Ben de haber veren ...
-        Olan çocuğa oldu.
-        Kopan parça bulunamamış.
-        Ya şimdi ne olacak?
        Öğretmen bindikleri taşıtta yol alırken olayın şaşkınlığını üzerinden atar ve bir hastaneye
gideceklerini anımsayarak, komutu verir şoföre:
-        En yakın hastaneye!
                     Çok şükür ki şaşkınlığı çabuk geçmiş olayı eline almış, mantıklı düşünüp, mantıklı hareket etmeye başlamıştır. Onlar yol alırken hastaneye doğru telefonu çalar hızlı hızlı …sanki arayanın değil de telefonun telaşı var gibi hızlıca çalmıştır. Aceleyle telefonu açar  öğretmen “ Hocam çocuğun yakasına bir bakar mısın kulağın parçası orada mı, biz çok aradık, sınıfta bulamadık da yakasında yoksa arabaya, yerlere bakın ”  demektedir telaşla yöneticisi karşı taraftan. Muavinlerden birisi: ” Çocuğun yakasında gördüm  kulağın parçasını…” demektedir ısrarla çünkü. Kulak omuzdan düşmüştür düşüncesiyle ,vakit kaybetmemek adına yerlerde uzunca müddet aranmıştır kulak parçası, sınıfta, koridorda, arabaya binilen yere kadar hatta, dört ayak üstünde; bulunamayınca da yerlerde, hala çocuğun yakasında olduğu savı düşmüştür akıllarına.
                      Eyvahlar olsun ki ne olacaktı şimdi?  Neyin kulağı, neyin araması, neyin bulunmamasıydı bu. Kulak mı, yakada mı?  Çocuğun yakası, boynu, üstü başı kanlar içindeydi de kulak mulak yoktu. Başından aşağı kaynar sular döküldü öğretmenin, çaresiz bakışları arkadaşının sorgulayan bakışlarıyla kavuştu, bir imdat arıyordu şimdi. Nasıl bir durumdu bu. Çocuğunun yarasına tampon yaparken hiç düşünmemişti ki kulak kopmuş mu, kopmamış mı.O kanamayı durdurma telaşına kapılmıştı ilk önce. Aklından binlerce deli soru geçmekteydi şimdi şimşek hızıyla ardı
 ardına;  ne yazık ki hiç birinin yanıtı yoktu kendinde . Çaresiz bakınırken çocuğun üzerine gözleriyle ustaca , feryat ederek ağlayan yavrucuğu korkutmaktan kaçınarak, hastaneye varmışlardı çok şükür. Korkularının yanı sıra güvenli ellere ulaştıkları için hafif bir rahatlık , umut sardı benliğini. Araba yanaşır yanaşmaz acilin kapısına , kucakladığı gibi yavrucağı daldı hışımla hastaneden içeri;
-        Doktooooooooooooooor, diyebildi olanca gücüyle bağırarak. Bağırmasıyla bir görevlinin
çocuğu  kucağından sedyeye alması bir oldu. Sessiz ve hızlıca seyirttiler sedyenin ardından.
Doktor koşarak geldi.
-        Kulağı kopmuş, dedi öğretmen. Doktor öğretmene şöyle bir bakıp özenle tamponu kaldırdı;
-        Kulak yerinde duruyor,  dedi gülümsemeyle ve işine koyuldu. 
       Kulak üst bölümden birazcık kesilmişti, üç dikişle kesilen yeri onardılar, herkes rahat 
bir nefes almış, sinirden ve şükürden önü alınamaz  karma karışık gülmeler başlamıştı...

                                                                                                                14.02.2017
                                                                                                        GÜNAY UZUNER

26 Mart 2016 Cumartesi

KIRMIZI KARANFİLİN HİKAYESİ
Hikaye bu ya;
Karanfilin, kırmızı karanfilin hikayesi,
Bakire kalmaya ant içen Artemis
Yakışıklı çoban Orion'a aşık olup 

Yemininden vazgeçer
Ve onunla evlenmek ister.
İkiz kardeşi Apollo
Evlenmelerine karşı çıkar.
Çünkü kendinden çok sevmiştir kardeşi
Çoban Orion'u.
Vaz geçirmeye çalışır kardeşini 
Orion'u çeşitli kereler tehdit eder.
Ne Artemis, ne Orion bu sevdadan vaz geçmez.
Orion bir gün denize açılmıştır.
Ufukta bir nokta gibidir.
Apollon Artemis'i kandırarak
Uzaktaki noktaya atış yapmasını ister.
İyi bir avcı olan Artemis de
Sevgilisi Orion'u başından vurur.

Kan kızıla boyanan denizi görünce
Gerçeği anlamış kahrolmuştur.
Çok üzgün olan Artemis babası Zeus'tan
Her daim yaşasın diye
Orion'u gökyüzüne ışıması için
Çıkarmasını ister.

Tanrılar tanrısı kızının dileğini ikilemez.
Orion takım yıldızı olarak
Gökyüzünde ışıya dururken
Artemis bir gün avlanmaya çıkar
Kötü bir gündür
Eli boş döner.
Ormanda flüt çalan genç bir çobana rastlar
Çobanın müziğiyle hayvanları kaçırdığını düşünür.
Çok kızar,
Orion gelir aklına ve çobanı kıskanır.
Çobanın gözleri Artemis'in güzelliği karşısında
Yıldız yıldız parlamaktadır.
Genç adamın gözlerini oyup yere atar…
Çoban başını göğe çevirir
Artemis'e " Gözlerimi aldın ama
Orion'u görüyorum " der.
Artemis göğe bakar,
Orion'u görür ve durulur.
Öfkesi dindiğinde
Çobanın masum olduğunu anlar,
Öfkesinin kurbanı olmuştur tanrıça.
Pişmandır.
Ama yapabileceği bir şey yoktur…
Çobanın gözlerinin düştüğü toprakta ise
İki çiçek açar
Kan kırmızısı
İki karanfil…
O gün bugündür
Kırmızı karanfil
Dökülen masum kanın simgesidir…

Aşkın simgesidir.Binlerce yıldır
Masumiyeti
Sevgiyi
Güzelliği
Özgürlüğü
Eşitliği
Haksızlığı
Pişmanlığı
Barındırır kırmızı karanfil.
Kırmızı karanfil erdemdir,
Parayla satın alınamaz…
Parayla ölçülemez.

Ve kırmızı karanfil 
Zulme karşı direnmek,
Ölüme karşı yeniden doğmaktır.
Hiç bir vakit boyun eğmez
Her daim dimdik durur
Kırmızı karanfil.
                                          26.03.2016
                                        GÜNAY UZUNER

not: Artemis efsanelerinden derlenmiştir.

28 Ocak 2016 Perşembe

yitip giden kaygılar

                        Korkuları  Devirmek
          Eften püften nedenlerin korkuları  hummalı bir sancı gibi sarmıştı tüm benliğimi. Gölgemden  bile  korkar olmuştum önceleri.
         Cesur yanlarım hiç mi yoktu, çoktu hem de, "gözükara" tabiri görenlerce benle örtüşürdü. Bir yangına gözü kapalı dalardım korkusuzca, ama gök gürültüsünü duyar duymaz divanın altında alırdım soluğu. En çok köşe dönmekten korkardım,  köşeyi dönerken geniş çember çizmek adetimdi, ya da gideceğim yolu uzatırdım. Fareden korkar, boş evde tıkırtıdan korkar, arkamdan biri seslense korkar, korkar da korkardım.
      Öğretmen olduğum ilk görev yerime ilk gidişim. Bir haftalık evliyim. Köy minibüsü bizi meydanda bıraktı, okulu tarif etti şoför. Okul  dağın tepesinde, köy aşağıda kalmıştı. İndiğimiz yerden yukarı gitmiyordu arabalar. Yürümeye başladık eşimle, başladık ki tam, köye gelen yabancıları hisseden köpekler  havlayarak  saldırmaya başladılar üzerimize.
     Ömründe  köyde yaşamamış bir genç kız, sivri topuk epa çizmeler ayağında, yanında yeni evlendiği eşi, ben. Şehir merkezinde bir çok yer teklif eden vali, milli eğitim müdürüne karşı hayır “köye gideceğim “ diye tutturan ben. Ve her şeyden korkan ben.
        Karşımızda aslanları andıran büyüklükte, iri kıyım köpekler kükreyerek, havlayarak  bize doğru geliyor, ben korkudan tir tir titriyor, kaçmaya çalışıyorum eşimin eline sıkı sıkı tutunarak. Kaçmaya çalışıyorum fakat ne sivri topuk epa çizmelerim bayırda yürümeme fırsat veriyor, ne etrafta olup biteni seyredenler, köpekleri zapt etmeye çalışanların bakışları korkumu ele vermeme fırsat veriyor. Korkudan öleceğim, dönsem minibüs az ileride ve nereyi istesem oraya atamamı yapacak devlet kadrosu hazır bekliyor. Çok korkuyorum çook fakat bir çok idealle geldiğim bu köyde çalışamama korkusu daha ağır basıyor. İnatla çıkıyorum bayır yukarı elim eşimin elinde köpekler havlamakta, sahipleri  engel olmaya çalışıyorlar. Biz hengameyle tepeye yaklaşınca  gürültüye seyirten çocukları görüyoruz tepenin başında.
      Neden sonra  o gün söylenildiğini öğrendiğim bir çift söz, benim öğrencim olacak olan “DELİ HAMİT”in sözü  “Öğretmen, öğretmen, o kari o adamın elini neden tutuyor?” sözü  beni hala düşündürür.  
         Hamit deli dolu bir çocuktu. Güç bela okumayı öğrendi. Öğrenince okuma yazmayı bir akıllandı bir akıllandı  sormayın. İşte  o deli oğulun  sözüne hep yanıt aradım durdum. O ki okumayı öğrendikten sonra adeta yaverim yoldaşım oldu benim. Türkçe bilmeyen insanlarla iletişimimdeki korkularımı, öğrencilerimle dil diyaloglarımın kaygısını,  çocuğumu büyütürken ki ortamdan sakıncalarımı onunla yendim.  Ve bir çok korkularımı diğer öğrencilerimden aldığım güçle yendiğim gibi…
         Korkularımı o dönem hiç anlatamadım çocuklara, küçük çocukların hiçbir şeyden korkmadıklarını gördükçe cesareti öğrendim onlardan. Onların korkularını gördükçe onlara cesaret aşılamam gerektiğini hissettim onlarla yaşarken. Bir köyde yaşarken yaptığım hatalardan ( onlara göre) ortamına göre yaşamayı, davranmayı öğrendim, ama hep öncü, hep aydınlatıcı, hep bir tık önde olmayı yeğledim.
     1999 Eylül’ünde okulların açıldığı gün deprem olduğunda , tam da sabahçıların çıkış, öğlecilerin giriş saatinde, üçbin öğrenciyi korkusuzca yönlendirdiğimi gördüm, bir başıma, nice babayiğitlerin korkudan masa altına sindiği sıralarda. Tinercilerin öğrencilerime bıçaklarla saldırdığında bıçağın üzerine yürüdüğümü gördüm sonraları, bir babanın elinden alışımı gördüm döğerken oğlunu, bir arabanın devrildiğinde içinden bir başıma yaralıyı çıkardığımı gördüm. Ve korkularımı yendiğimi gördüm. Zaman zaman ani sıçrayışlarım olsa da.
    Öğretmen cesur olmalıydı onu öğrendim. Ne cehaletten korktum, ne hainlerden, ne zorbalardan artık. Yetememekten korktum bir tek öğrencilerime , hep çalıştım, çok çalıştım…
    Köy yerinde bir kadın bir erkeğin elini tutmazdı onlara göre. Hamit de bunu fark etmişti ki nedenini soruvermişti öğretmenine, ben o vakit nedenini anlatamadım onlara, güçlenmeye baktım, güç kazandım, güç verdim hep.
     Bir gün eski bir öğrencimle karşılaştım, ziyaretime gelmişti, ordan buradan konuşurken Hamit’in onsekizine varmadan inşaattan düşerek öldüğünü söyledi. O ,eve ekmek götürmek için çocuk yaşında düşmüştü gurbet ellere ve çocuk bedenini bırakıvermişti bir lokma uğruna yükseklerden yerlere.
      İnsan kaybı, bir sela çok etkiler beni ama en çok etkileyeni Hamit’in ölümünü duyuşum oldu. Oracıkta iki damla gözyaşımı korkmadan akıtıverdim, eski öğrencimin karşısında. Hiç farkında olmadan bir sözüyle öylesine etkilemişti ki beni, ben  çocukların karşısında hep dik durdum, dim dik, korkusuzca, onların benim koruyuculuğuma ihtiyaçları vardı çünkü.  
     Hamit’in ölümünü duyuşumun  hemen ardından  duyguları işliyorduk bir gün derste,”Siz de korkar mısınız  öğretmenim?”dedi en cesuru. Korkularımı, Hamit’i anlattım, köpeklerle sonradan dost oluşumu, korkularımı çocuklarla yenişimi anlattım; inanmadılar, şaka yaptığımı söylediler. Gülüştük epeyce.
         Şunu fark ettim bu defa ben çocuklarımla duygularımı paylaşmaktan da korkmuyordum artık. Gücümü mesleğimden, bilgimden, çocuklara olan sevgimden alıyordum. Ama köşeyi dönerken ufacıcık bir kaygım da yok değil hani, laf aramızda ; Dünya halleri buna dahil değil tabi … J
                                                                                                       10.09. 2015

                                                                                                  GÜNAY UZUNER

8 Haziran 2015 Pazartesi

SIRT SIVAZLAMALAR BİTER DE .. .
HEP SIRTI SIVAZLANACAK DEĞİL YA
Iğdır kadınlarına selam olsun
Bizim oralarda kadınlar yolda yabancı bir erkekle karşılaştı mı arkalarını döner, ya yollarını değiştirir, ya da o geçip gidene kadar kenarda beklerler, hele de bi yabanılla karşılaştığında saldırmasın diye kuytuya sinerler veya aslan kesilir üzerine yürürler…
Adamın biri gelmiş de Iğdır’a, kadınlar sırtını dönmüş. Bilmez ki halkına yabancıdır zatları.
Yabancıdır çünkü cumhurun değil, partisinin başkanıdır,
Yabancıdır çünkü halkı işsizken o altın yaldızlı bardaklarla su içmekte,
Yabancıdır çünkü asgari ücret sekizyüzken o fazlalıklarını ayakkabı kutularında saklamakta,
Halk askerde vatan beklerken o çürüğe ayırmıştır evladını ya da bedelliye yazdırmış,
Halkı çerez nedir bilmezken evine çerez giremezken çerez parası (?) ederindeki arabaları hibe etmektedir ,
Yabancıdır halkına çünkü analarına küfretmektedir halkının, acılı anaların yasıyla alay etmektedir,
“Kim ne diyecek ben vur emri verdim “ diyecek kadar da pişkindir üstelik acılara gülerek.
Öfke kusmaktadır halkına, düşmandır ondan olmayan,
Yabancıdır halkına çünkü, değerlerini altüst etmiştir toplumun,
Diplomalarını başarıyla edinmiş gençlerin sınav barajlarında senelerce boğulduğunu görmemektedir,
Dahası tek akıllı kendisi sanır, akıl vermeye kalkar,
Edebinden küfredemezmiş halkına, yoksa küfredecekmiş, bilmezmiş ki edepsizliğin daniskasıdır halkını tanımayan, çektiklerini bilmeyen, yaşadıklarını görmezden gelen onu , yabanıl bilip sırtını dönen halkına , kadınlara küfrü reva görmek.
O kadar çook yabancıdır ki halkına, halkın aklı başındayken , kendinin beyni bacaklarının arasındadır,
Haydi kadınlar, aslan olmaya hacet yok kükre yabanılın üstüne öyle kükre ki bacaklarının arasında hep takılı kalsın beyni , kafası; takılı kalsın ki kafası bacaklarının arasında sağa sola uzattığı zehirli dili oradan çıkamasın !
3 HAZİRAN 2015
GÜNAY UZUNER

19 Mayıs 2015 Salı

EY DÜNYALI!
Ozon tabakası delinmiş diyorlar.
Küresel ısınma baş göstermiş.
Çernobil’in etkileri asırlarca sürecekmiş,
Hiroşima’nın, Nagazaki’nin ki hala ortada.
Nükleer enerjiyi keşfetmiş alimler,
Çok da yararlı bir enerjiymiş.
Ama ondan bomba da yapılacakmış;
Atılan bombanın yalnızca insanaymış etkisi,
Maddi zararı yokmuş hiç, binalar yerinde duracakmış.
Fabrikalardan atılan radyasyon atıkları
Denizlerdeki balıkları, tarladaki böcekleri
Yok edermiş, dumanı da kuşları.
Nükleer atıkların % 95’i yeniden kullanılabilirmiş.
Salgın hastalıkların önü alınamazmış.
Çocukların yüzlerinin solukluğuna,
İnsanların kanserden ölmesine
Beslenme yetersizliği demişler, ekonomik demişler,
Kader demişler.
Bu enerji tıpta da kullanılıyormuş;
Röntgen, ultrason birimleri morgla aynı yerdeymiş hastanelerde;
Bebeklerin, çocukların, hamilelerin orada bulunması tehlikeli ve yasakmış.
Ultrasonun  zarar ı santralin verdiğinin milyonda biri kadarmış.
Ülkemizde elektrik azmış, borç alıyormuşuz.
Nükleer  enerji santrallerinden  elektrik üretiliyormuş,
Borçlarımız da bitecekmiş hani (?)
Başında efil efil esen dağlarımı,
Anadolumun ırmaklarını saymayayım tek tek bilirsiniz hepiniz…
Rüzgar türbinleri rüzgarla dans edecek, barajlar kurulacak,
Oysa küresel ısınma ile onlar da yok olacak (!)
Bu enerji çok güçlüymüş,
Atomun çekirdeği parçalanarak ortaya çıkmış,
Bir patlaması dünyayı yok edecek güçteymiş..
Yaşam sevdalıları, tehlikeyi fark edip kapatmışlar santrallerini.
Dev dediğimiz ülkeler dünya bizim olsun hevesindeler,
Kursaklarında daha yok ettikleri medeniyetler.
Savaşı kızıştırınca onlar yer altı sığınaklarından uzay mekiklerine binip
Keşfettikleri yeni dünyalara doğru seyreylerken
Biz de uçan balonlarımıza tutunup,
Çıkıverirdik ozon deliğinden dışarı
Uzay boşluğunda seyrederdik alemi (!)
Bir küçük masum  parfüm şişesinin  suçuymuş ozonu delmek,
Kuraklık dediler, sel dediler, kar çok bu yıl dediler,
Hava kendi kendine kirli dediler
Suçu hep doğaya attılar
Demediler ki hiç elimizdeki güç dünyayı yok etmekte
Yok etmekte dünyayı aç gözlü sırtlanların pis hırsı.
Ey dünyalı !
Ben oniki yaşında bir çocuğum.
Tüm bu saydıklarım benim safsatam değil,  bilirkişiler söylüyor.
Bunları duydukça insanlığın yok olmasından korkuyorum,
Gidişat gidişat değil, dur diyemiyor, durduramıyorum,
Küçücüğüm ben bir şey yapamamaktan utanıyorum;
Savaşta ölen bir yaşıtımın ağzından sizlere sesleniyorum:
“Bana güneşimi verin!” diyor, Hiroşimalı çocuç.
“Bana umutlarımı geri verin,
Sizin olsun tüm bedenim,
Sizin olsun Nagazaki,
 Sizin olsun Hiroşima, Japonya.
Sizin olsun tümden Dünya,
Bana yalnız gözlerimi verin.”
                                              Mart 2008
                                          GÜNAY UZUNER

                                        
BU SABAH DOĞAN GÜNEŞ
            Yıl 1918.
            Birinci Dünya Savaşı bitmiş, Dünya  harabeye dönmüş, Osmanlı İmparatorluğu bu savaştan yenik çıkmış, topraklarının büyük bölümünü kaybetmiş, askerleri yok denecek kadar azalmıştır.
           Ülkemiz zifiri bir karanlığın içine gömülmüştü.
           Mondros Ateşkes  Antlaşmasıyla İmparatorluk parçalanmaya başlamış, padişah canı ve malının kaygısına düşmüş… Düşman gemileri rahatça boğazı geçerek başkent İstanbul’u işgal etmişti. Genç komutan Mustafa Kemal bu duruma karşı  koyarak emrindeki askerleri teslim etmemek için direniyordu. Bu tutum hükümeti çok kızdırmış, Mustafa Kemal’in emrindeki ordular dağıtılmıştı.
         Düşman gemileri teker teker boğaza girmekteydi. Halk çaresizlik içinde karanlığın denizinde boğuluyordu.
         Bir yürek, vatan sevdasıyla yanan bir yürek ; “GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER!” diye gürlemişti. Bu ses  küçücük bir ışık sızıntısıydı o zamanlar karanlığın perdesini aralayan…  Mustafa Kemal’in sesiydi bu ses,  karanlığın denizinde boğulan, dağlanan yüreklere  su serpen…
         Karanlıklar içinden, karanlıkları getirirken ülkemize düşman gemiler, bir gemi yol aldı 16 Mayıs 1919 sabahı İstanbul’dan Samsun’a doğru. İçinde inanç vardı, umut vardı, ışık vardı o geminin. İçinde; “Karanlıkları dağıtıp ışığa kavuşacağız !” diyen bir ses vardı, çare vardı… İçinde MUSTAFA KEMAL vardı o geminin.
         Bandırma Vapuru’ ydu adı… Harap, çökük gibi görünmesine karşın çare yüklüydü. Karadeniz’in hırçın dalgalarını yara yara yol aldı ağır yükü, köhne haliyle.
         Varmalıydı Anadolu’ya tez elden. Kurtuluşa ulaşılmalıydı. Çıkmalıydı karanlıklar aydınlığa bir an önce.
          Esir olmak ne demekti? Tatmamalı, bilmemeliydik; özgürlüktü karakterimiz, hep özgür kalmalıydık.
         Ama çaresizdik.. İstanbul Hükümeti  gözden çıkarmış, çoktan unutmuştu halkını. Çare kimdi, çare nerde idi, bilmezdik o zaman. O çare ki adı tarihe yazılı şimdi, Karadeniz’de yol alıyordu.
           Yol uzun, yol karanlık, dalgalar zorlu,Karadeniz hırçın, yük çoook ağır. Bir memleketin umudu yüklü.
           Yol aldıkça gemi ufuk ağarmaya başlıyor, ışığı, umudu görüyordu gemidekiler, ışığı, umudu yansıtıyordu. Kıyıda bekleşenler umudu, ışığı görüyordu gemide. Gemi kıyıya yaklaştıkça yürekler hızla atmaya, kurtuluş heyecanı sarmaya başladı herkesi.
           Bir ışık yayıldı birden, Samsun kıyılarından Anadolu’ya doğru. Güneş doğmuştu. 19 Mayıs sabahı; MUSTAFA KEMAL doğmuştu.
            Bu gün 19 Mayıs , Mayısın 19’u. Cumhuriyetimiz  92 yaşında, sonsuza dek sürecek. Özgürlüğümüz de öyle. Bizi güneşiyle aydınlatan  kurtuluşa götüren bu bayramı, TÜRKİYE CUMHURİYETİ’ni emanet ettiği biz gençlere adayan MUSTAFA KEMAL’imizi  unutmadık, hiç  unutmayacağız.
            MUSTAFA KEMAL’le Atamızla beraber, TÜRKİYE CUMHURİYETİ doğmuştu 19 Mayıs 1919 sabahı. Doğum günün kutlu olsun Atatürk’üm, doğum günümüz kutlu olsun!
            19  Mayıs Atatürk’ü Anma  Gençlik ve  Spor Bayramımız kutlu olsun!...
                                                                                                                  
                                                                                                          19 .05.2015

                                                                                                     GÜNAY UZUNER

26 Şubat 2014 Çarşamba

DEĞERLERİMİZ VE EĞİTİMİMİZ



         Ne beklediğimizi pek bilmiyoruz kanısındayım eğitimden. Kimimiz, okur-yazarlığın yeterliliği, kimimiz hedefe ulaşmak için kat edilecek yol, kimimiz donanımlı bir şahsiyet, kimimiz çağdaşlık yansıması, kimimizse ailesel ego tatminliği …   

          Herkes için farklı beklentiler odağı eğitim öğretim alanı.

          Ne yazık ki herkesin farklı beklentilerine cevap verecek çeşitlilikte bir ikrama sahip değil eğitim sistemimiz.

           Bilgi doldur yükle, depola, sınavda sorular sor, yanıtlar al, hile yap, sıralama yap, başartılanlarla yönetim erkleri oluştur, yönet yönet yönet,... uyut ve yönet. Sistem ve beklentisi, birey ve beklentisi ile örtüştü mü başarmış oluyoruz demektir.

           Sürekli milli söylemler içinde  yüzerken değerlerimizin hiçe sayıldığı bir karanlık tünelden geçmedeyiz aydınlığa kavuşmak için değerlerimizi  ayaklar altına alırken  bu uğurda dökmediğimiz servet de yok. 

           Herkesin söylemine baktığımızda vatanımızı ,ulusumuzu çok sevdiğimiz kuru kuruya dillendirilir; oysa eğitimden beklentilerimiz yalnızca bireyseldir. Bayrağımızı çok severiz ama saygı sunumumuz ortadadır. Eğitimin en alasının yurt dışında olduğunu savunanlardanızdır hep;  bizimkini sahiplenmeden, düzene sokmak için çaba göstermeden. Oysa ne canlar ülkemizin var olması, kalkınması, yücelmesi için canlarını hiçe saymış, eğitimin çağdaş, bilimsel, laik biçimde  uygulanması için ne bedeller ödemişlerdir. Biz eğitirken ve  eğitilirken  onların destanlarının çok azını bile  hatmettiğimiz kitaplarda görmemekteyiz.
bir ortamda raporlarını sunmuş ve sonuç olarak şunu söylemişlerdi:
"Sizin eğitim sisteminizde milli ruh yok!" Turgut Özal'ın "Nasıl?"
sorusu üzerine şunu anlatmışlardı: "Biz Japonya'da okula başlayacak
çocuklarımıza milli ruh şoklaması yaparız. Onları önce toplu halde
hızlı trenlere bindirir, dev fabrikalarımızı, teknoloji merkezlerimizi
gezdirir ülkemizin gücünü gösteririz. Sonra da bu yavrularımızı alır
Hiroşima ve Nagazagi'ye götürür, orada atom bombası atılan ve
yıllardır ot dahi bitmeyen alanları gösterir deriz ki: Eğer siz
çalışmaz, bilinçlenmez ve az önce gördüğünüz teknolojiye sahip olmak
için çalışmazsanız sonunuz böyle olur."

Bürokratlardan biri atılır: "Ama bizim Hiroşima'mız yok ki!"

Japon uzmanın cevabı tokat gibidir:

"Sizin Çanakkale'niz on Hiroşima eder!"

           “Dönemin Başbakanı Turgut Özal zamanında gerçekleşmiş bir olay şöyle anlatılır:

           Japon eğitim uzmanları ülkemize gelmiş ve eğitim  sistemimizi incelemiş, Özal’ın bürokratlarının da hazır bulunduğu  bir ortamda raporlarını sunmuş ve sonuç olarak şunları söylemişlerdi:

       -  Sizin eğitim sisteminizde milli ruh yok!   

          Turgut Özal'ın;

       -  Nasıl? sorusu üzerine ise:

        - Biz Japonya'da okula başlayacak çocuklarımıza milli ruh şoklaması yaparız. Onları önce toplu halde hızlı trenlere bindirir, dev fabrikalarımızı, teknoloji merkezlerimizi gezdirir ülkemizin gücünü gösteririz. Sonra da bu yavrularımızı alır, Hiroşima ve Nagazaki'ye götürür, orada atom bombası atılan ve yıllardır ot dahi bitmeyen alanları gösterir deriz ki:         

        - Eğer siz çalışmaz, bilinçlenmez ve az önce gördüğünüz teknolojiye sahip olmak için

 için çalışmazsanız sonunuz böyle olur.

           Bürokratlardan biri atılır:

        - Ama bizim Hiroşima'mız yok ki!

           Japon uzmanın cevabı tokat gibidir:

- Sizin Çanakkale'niz on Hiroşima eder!”

          Canım vatanımızın toprakları onun uğrunda can veren yiğitlerin kanlarıyla haşrolmuşken destanlar yaratan o kahramanlarımızın  aziz duygularıyla empati kurmak, değerlerimizin kıymetini bilmek en büyük görevlerimizden olmalı; eğitim sistemimizin  bize sunduğuyla yetinmeyip en güzelini yaşamak uğruna bizler de çağdaş normlara kavuşmak için elimizden geleni yapmalıyız. Destan yaratan değerlerimizin değerini bilmekten de geçer niteliklİ eğitimin yolu.

                                                                                          GÜNAY UZUNER

                                                                                                  24.02.2014

12 Eylül 2013 Perşembe

GİDİŞİN

     Hiç bu kadar ıssız olmamıştı İzmit, bu kadar karanlık üstelik. Eve doğru yol alıyorum gecenin kör karanlığında, günü bölen saatin orta yerinde, yapayalnız.
     Arkamda gözlerin yok, köşebaşından da çıkmayacaksın biliyorum, tanıdık birileri de görüp söyleyemeyecek, duymayacaksın yaptıklarımızı birilerinden…Senin çok gözlerin çok kulakların vardı hani nerdeler şimdi? İzmit çok tenha, çok da karanlık şimdi…
     Hep “ya görürse, ya duyarsa” diye kötü eylemlerden, söylemlerden uzak durduk, senin onurlu gezmen, başını her daim dik tutman içindi çabalarımız, arkamızda gözlerimiz vardı, köşebaşlarını önceden kestirirdik. Sokaklar bi kalabalık bi kalabalıktı ki, hep de senin tanıdıkların, hiç akrabamız yokken İzmit’te ne de çok tanıdığın vardı.
     “Siz öğretmen çocuğusunuz, ele güne karşı babanızın başını eğmeyin” diye diye tembihlerinin ardı arkası kesilmezdi annemin, tehditleri de cabasıydı kızdığı vakit; “Babanız görmesin,duymasın” Kendince terbiye yöntemiydi belki de… Oysa onun yüce değerleriyle şekil aldık, farkında bile değildi; hem sen hiç kızmazdın ki bize, korku da değildi bizimkisi ya sevgimizin bir ifadesi, zaten annemin silahıydı bütün bunlar...
      Sokaklar dolu doluydu hep, adım başı bir tanıdık yanı başımızda,ardımızda, mümkün müydü yaramazlığımız, çocukluğumuzun oyunlarında bile ruhumuzdaydı adamlığımız.
     İlk zayıfımdı, iki almıştım fizikten, çoktaaan duymuşsundur diye gün içinde sahte sancılar tutuvermişti beni; öğretmenlerimin de tanıdığıydın, hep Adem Beyin kızıydım, rolüm de yaşamda senin kızın gibi yaşamaktı, her birimiz de öyle yaşadık, başını eğmedik hiçbir vakit, öyle de söylemişsin hoşnutça,  gitmezden..
      Sen bizleri anneme emanet edip  toplumsal sorunlarla mücadele ederken biz de gerekeni yaptık, sana layık erdemli evlatlar olduk. İyi insan olma yolunda adının gölgesinde ilerlerken,  gölgen üzerimizdeydi hep, belki de özümüzde iyi insanlık vardı, annemin tembihleri de rehber olup  bizi sapmalardan kurtardı.
     Kendin için yaşamadığın gibi, kendimiz için yaşamamayı öğrettin, emeğin en yüce değer olduğunu, onurlu yaşamanın asıl olduğunu, borçlu gezmemeyi, kinin nefretin, hasetin çirkinliğini,  biz kavramıyla bütünleşmeyi, özgürlüğümüzün yanı sıra tüm insanlığın mutluluğu için de çabalamayı , çağdaş yaşamın gerekliliklerine, vatanımızı sevmeyi de sen öğrettin. Çok konuşmasan da bizimle yaşam biçimin örnek oldu hepimize ve biz büyüdük..
    Eve yaklaştım şimdi, bak lamban da sönük.Biliyorum yoksun evde, yıllardır evden çıkamadın hiç,işkenceydi bu senin için, bu akşam yoksun, yarın da, öteki öteki yarın da olmayacaksın biliyorum . Oysa bu saatlerde ilacını alır, yıllardır bütünleştiğin makineni çalıştırır olurdun. Işığın sönük baba… Karanlığa boğup gittin ışığını da mı götürdün beraberinde...
      Büyüdük artık, yaramazlık yapmayacağız diye görecek olanlar, duyacak olanlar da çekilmiş evlerine ;
      İzmit bi tenha bi tenha, karanlık da üstelik, ben de yalnızım hem de yapayalnız ... Odanın lambası da yanmıyor, Sana gelen  ışığın mezarında nur  olsun; bizi her vakit ki gibi anneme emanet edip de gittin, duaların ona güç kuvvet olsun, Rabbim ona sabır, huzur,sağlık, sıhhat, uzun ömürler versin... Mekanın cennet olsun, başını hep dik tut, merak etme büyüdük artık, Melekler şahidimiz olsun…
                                     
                                                                      Günay UZUNER YILDIZKAN
                                                                             06.09.2013

      

23 Mart 2013 Cumartesi

ÇOK SEVİYORUM BAYRAĞIMI Söylemek İcap Etti Bu Defa


    Bayrağımızı çok seviyorum… Şoven duygularım depreşip duruyor tüm bayrakların en güzeli diye düşündüğümde de, içim ısınıyor ne yalan söyleyeyim ona dokunduğumda.. Öyle ya var mı daha güzeli.. O benim özgürlüğümü, özgür olma isteklerimi, kısıtlanma hallerimi, tutsaklığımı özgürlüğün onurla özdeştiğini yaşatıyor içimde an be an.   
 

    Hele de hikayesini eşsiz buluyorum.. Doğuş söylencesi dilden dile kuşaktan kuşağa sürüp gelmiş  büyülü bir efsane diyebilirim. Efsane diyorum ya bu gün Stellarium Programının Planetarium Programı  Kosova Savaşı’nın (28 Temmuz 1389)  koordinatlarına ayarladığında göle yansıyanın Ay ile Jüpiter Gezegen’inin Güneşten aldığı yansımalarla beş köşeli yıldız görünümünde olduğunu apaçık gösterdiği bayrağımızın yaradılış destanını kanıtlamaktadır. İşte  bu efsanenin  efsunuyla gururum pekişip devleştiği anlar çok olmuştur, kendimi bildiğimden bu yana.

  
   Cumhurbaşkanlık binasında, mecliste, başbakanlıkta, valilik binalarında, kaymakamlıklarda dahası devleti temsil eden her yerde,halkımız eşit diye, konsolosluklarda, ateşeliklerde, Birleşmiş Milletler binasında özgür ülkeyiz diye dış ilişkilerde biz burdayız diyedalgalanıyorsa bayrağımız görünürde millet adına bir sorun yoktur ve bu ülkenin özgürlüğünü simgeler bayrak..

   
     Ulusal Kurtuluş Günlerinin yıldönümlerinde baş tacımız olmalı bayrağımız yüreklerimizde olduğu gibi her zaman.. Olmazsa olmaz!
 

    Ülkende yaşarken bayrağın sürekli elinde dolaşıyorsa özgürlüklerimizde bir sorun vardır diyebiliriz. Çamaşır mandallarıyla   kopuk düğümlü kirli çamaşır iplerine , paslı balkon demirlerine gelişi güzel tutturulmuş , asıldığı yerde yıllanmış, kirden tozdan kararmış, rüzgardan yırtılıp uçları püsküllenmiş, yağmur, sıcak, soğuk, rüzgar derken lime lime olmuş bayrağımız bizim mi bayrağımızın mı özgürlüğünü sembolize ediyor bilemiyorum. Kime neyi kanıtlıyoruz anlamıyorum… Bu ısrarcı tutumumuzla Bayrağımızı esir aldığımızın farkında değil miyiz, şoven duygularımızın bizi esir aldığı gibi..
 

   Seçim arenalarında mitinge gelenlerin ellerine tutuşturulan bayrakların şahitliğinde söylenen yalan vaatleri sarf ederken varlığının, değerinin farkında mı ki siyasiler, resmi olmayan bir kutlamanın coşkusunda yokluğunu fark edebilip sorguluyorlar bayrağımızın. Varken yok saymak kadar suç var mıdır ki; bu ağır suçu işleyenler  yokluğunu  sorgulayabiliyorlar yalandan…
 

    Elbette Bayrak bir askerlik ritueli için en önemli unsur olmalı, lakin asker uğurlamalarına şöyle bir göz atarsak Bayrağımızın o coşkulu gençlerin elinde , boynuna bağlı uzunca istençsiz de olsa yerde sürüklendiğini üzüntüyle görebiliyoruz, uyar da bi gör bakalım...
 

    Bir maçta elinde Bayrak sallayan fanatik taraftarın ağzında küfürler savurarak bayrağımızı sallaması bayrağımızın asaletine gölge düşürmüyor da nedir, hele de bir kavga anında bayrağı avuçlayıp sopalarıyla birbirlerine girişmeleri yok mu sözüm ona  o çok sevenlerin, üzüntüyle öylece seyreyliyoruz biz de...
 

    O kadar seviyoruz ki bayrağımızı arabamızın arka camının önüne fon yapıyoruz ne ala  sonra da elimizde ne varsa fazlalık ya da inince çöpe atılacak çer çöp hiç düşünmeden üzerine şöyle bir fırlatıyoruz oturduğumuz yerden..ne yazık...
 

   Ulusal Bayramlarda çocuklarımızın eline tutturduğumuz bayraklara bayram bitince bir bakalım tören alanında kaçımızın ayakları altında veya bayrak motifli balonların tekmelerimizle oynaşıldığı , patladığında yerde öylece kalıp adımlarımızla ezilmeye maruz kaldığı… Ya da bayrak törenlerinde yapılan saygısızlıklar ve görmezden gelmeler…
 

   Örnekleri o kadar çok ki.. Bayrağımızı hoyratça kullandığımızın saymakla bitmez…
  

   Bayrakların anlamını özümsememiz gerekiyor.  Bayrak önce kendimizi, ulusal varlığımızı, İnsanlık onurunu , Özgür Ülke oluşunu ülkemizin, burada yaşayan insanların barış, refah, bolluk- bereket içinde mutlulukla özgürce yaşadığımızı sembolize ediyor. Onu şahlandıran insanların emeklerini,  canlarını ifade ediyor.Bayrağımıza değer veriyorsak eğer önce bu değerlere sahip çıkmalı , saygı göstermeliyiz. Ülkenin yönetimini devralınca da  yabancılara peşkeş çekmemeliyiz.
                                                                               

    Ben bayrağımızı çok seviyorum.. görüp görebileceğim en güzeli bayrakların..  Onu ancak yurt dışına çıktığımda kendimi tanımlamak için yanımda taşırım beni tanısınlar “Ben Türküm !”diye.. Sınır kapılarında görmek isterim. Burası benim ülkem , dünya alem bilsin diye.. bütün resmi binalardaki gönderlerde görmek isterim bütün halk bu bayrak altında eşittir diye., yurdumun en yüksek tepelerinde özgürce salınsın isterim, özgürlüğümü hissedeyim diye… Özgürce salınsın ki o bayrağın özgürlüğü uğruna can veren şehitlerimiz de ;  “Ecdadımız çok mutlu”  deyip  rahat uyusunlar isterim  cennetlerinde…
 

   Ben bayrağımızı çok çok çok seviyorum, bunu kendi ülkemde barış ortamında kimseye kanıtlamaya ihtiyacım yok, kimseyi de sorgulamaya.. Kutsal değerlere sevgi yürekte yaşanır, davranışlara yansır.. Marifet onu elde gezdirmek değil özgürce dalgalanmasının ve gölgesinde yaşayanların barış içinde kardeşçe, huzur ve mutlulukla yaşamasının  mücadelesini, gerektiğinde de göz kırpmadan bu değerler uğruna canını vermektir.
 

  “ Nevruz Günü” alanlarda Türk Bayrağı’nın yokluğunu sorgulayanlar, bir pop konserinde bayrağın yokluğunu neden sorgulamazlar ki. Bir yılbaşı kutlamasında veya… Bir parti toplantısında ya da… Topluca gittikleri kamplarda…   Dinsel  ayinlerde … Oy için kalabalığa karıştıklarında, çarşı Pazar dolaştıklarında… Amerika’daki villalarında ya da… Ya da ya da Bayrağın en kutsandığı en büyük ulusal bayramda Cumhuriyet Bayramında bayrağa yapılanları , bayrağın temsil ettiği halka saldıranları, bayrağımızın boyalı gazlarla boyandığını , yerlerde sürüklendiğini, kendilerinin oradaki , bayramlardaki  bayrak geçitlerinde yokluklarını neden görmezler, sorgulamazlar?
    

      Biz bayrağımızı ve varlığımızı yeniden kanıtlama ihtiyacında mıyız ki hele de kendimize, yokluğunu sorguluyoruz, Türkiye Cumhuriyeti olarak baharın gelişini kutladığımız  eğlence olarak gördüğümüz bir günde. Yoksa Diyarbakır valiliğinin gönderinde , Güneydoğu sınırlarımızda  bayrağımız dalgalanmıyor muydu?   
    

     Ergenekon Destanında bolluk bereketlik aramak için yollara düşmüştü Türk Halkı, kıtlıktan yokluktan kaçarak Anadolu’ya gelmişti. Ergenekon’dan  çıkışın yıl dönümüydü bir bakıma Nevruz Türklerce… Aradığımız bereketli topraklara kavuştuk çok şükür, çok şükür de bereketini ne kadar üleşebiliyoruz birlikte düşünülür.. ne kadar doygunuz hepimiz, Anadolu pastasından hepimize pay düşüyor mu, ne kadar? Bizim insan severliğimiz, dostluğumuz, aç yatan komşumuz olduğunda üzüntüden uyuyamayan hassasiyetimiz, birileri ağlarken gülmeyen gönüldaşlığımız, dahası  özgürlük tutkumuz nerde?
 

   İnsanlar kendilerini nasıl ifade ediyorlarsa öyle ifade etmeliler, nasıl eğlenmek istiyorlarsa başkalarına zarar vermeden öyle eğlenmeliler.. Bizde başkalarının her hareketine müdahale tavrı ve haklılık payı fazlaca gelişti.. Türk olmayanlara devletin dayattığı “ Türksün!” kimliğini biz de halk olarak dayatmaya başladık. Çok da çabuk unuttuk asırlardır dostluk, kardeşlik ve barış içinde huzurla yaşadığımızı… Herkes ulusal kimliğinin üstünlüğünü savunur kendi ırkından, ulusundan başkalarının yaşamaya iyi yaşamaya hakkı olmadığını savunur oldu.   Oysa asıl olan ulusumuzun üstün niteliklerini yaşamak ve yaşatmaktır.
 

    Ben Türküm.. Bir Gürcü ile evli bir  Türküm. Türk olmakla gurur duyan bir Türküm. İlk öğretmenlik yıllarımı Diyarbakır’da Kürtler’in dostluğunu paylaşarak yaşadım.  Çok kürt komşum, arkadaşım oldu; ve de laz, ve de Gürcü, ve de Çerkez, ve de Abhaza, tabiî ki de Türk…Söylemem gerektiğinde her daim söylemekten de gurur duyuyorum  Türk olduğumu .. Yaşantımca edindiğim “Türk olma “ erdemlerini yaşamaya, davranışlarımla yansıtmaya hep özen gösterdim. Bu günümüzde yaşamamızı sağlayan aziz şehitlerimizi her an saygıyla andım, gazilerimize saygılarımı , şükranlarımı ifade ettim…Değerlerimizi o kadar  güzel ve doğru yaşadım ki Türklüğümü kanıtlama ihtiyacını hiç hissetmedim…  
 

    Ben Türküm, Ülkemi, Halkımı, Bayrağımı çok seviyorum.. Yalnızca ülkemdeki  değil, Dünya’daki bütün insanları seviyorum.. Nerede ezilen bir halk varsa kendimi onların kardeşi görüyorum.. “ Yaşasın Halkların Kardeşliği” sloganını şiar edinerek kendi halkımın ezenden yana değil ezilenden yana güçlü bir halk olarak ; yürekten  sevdiğim güzel bayrağımızın altında ilelebet özgürce yaşamasını , gölgesinde hiçbir gözü yaşlı, aç, tutsak,düşünmeyen, cahil, mutsuz, kavgalı insanın olmasını istemiyorum…
 

     Tüm Asya Halklarının Kutladığı Nevruz Gününde “Senin bayramın, Benim bayramım” çekiştirmesinden uzak, aynı topraklarda, aynı güneşin altında yaşayanlar olarak önemli olanın; kardeş kavgasına son verilerek yeniden aynı sofralarda yemek yiyip, el ele,  türkülerimizi  coşkuyla söylerken, aynı ateşin üstünden gülümseyerek hep birlikte atlarken elimizdeki güllerle barışa el sallamak, özgürlük türkülerini gökyüzüne uçurarak bayrağımızı Yurdumuzun semalarında coşkuyla dalgalandırmaktır.. İşte o zaman kuşlar da bizi görünce ürkmeden kanatlanıp  gönüllerince şakıyarak  kanat çırpacaklar gökyüzünde  bayrağımızla birlik…

 

                                                                                   23.03.2013
                                                                               GÜNAY UZUNER