26 Şubat 2013 Salı

YİĞİTÇE BİR SEVDA


Yiğitçe bir sevdaya tutulmuş
Bizim oğlan Yiğit oğlan
Boyuna posuna bakmadan
Birçe de Birçe 
İllaki Birçe
Der dururmuş gündüz gece

Birçe de has kız, güzel kız
Tüm delikanlıları peşinde okulun J
Tabi Yiğit’in sevgisi başka, bambaşka…
Oturur kalkar adını anar dururmuş
Attığı her adıma Birçe’yi de kondururmuş
Onun için yeşiller giyinir
Mutluluğu çimenlere yazarcasına
Adı geçtiğinde Birçe’nin
Masum bir utangaçlıkla yüz kızarır
Çapkınca bir bakış atarmış
Gök gülümsermiş o güldükçe,
Köpürürmüş coşkuyla dalgaları denizin
 Güneş haziranımsı  ışıldarmış…

Bulduğu her fırsatta yanında kurulurmuş kızımızın da
 El yordamıyla “Bak müdür teyze” diye bir işaret çakarmış
Ve böylece  bizi de  aşklarının biricik şahitleri yaparmış  
Sorulması gerekmeden Birçe ‘ye
Sorulacakları   peşin peşin  kendisi yanıtlarmış
Çünkü Birçe de onu çoook  pek çok severmiş.

Bu sevda okul sevdasıyla örtüşmüş Yiğit oğlanın
Üç günlük okul  dörde, beşe çıkarmış
Zaman bir türlü geçmezmiş tatilde
Vuslatı iple çekermiş …

Dilinde gönlünde Birçe’nin sevdası
Gözünde başka güzellerin edası
 İlle de Birçe der dururmuş amma
Meğerse bizim oğlan pek bi çapkınmış
Birçe nazlanıp dururken
Leman’ın cazibesine de
Dayanamazmış

Birçe'nin nazı uzadıkça 
Yiğit aşık
"Leman'a giderim bak!" der, der de  dururmuş :) 


                                       26.02.2013
                                   GÜNAY UZUNER


                  

24 Şubat 2013 Pazar

camekanın ardında


Dokunamadan
 
Bir camın ardından

Çocukluğunu seyreylemek…

Aramaya koyulduğun bir müzede çocukluğunu

Üçlü dörtlü beş altılı yaşlardaki bir grup çocukla…

Anılar dizi dizi geçerken gözlerinin önünden

Tatsız tuzsuz bir halet içindesindir

Masal mıydı

Bir vardı da iki mi yoktu
 
Eksik olan neydi ki bu hal çöktü üzerine...
 

Kırlara uzanıp

Gökyüzünün sonsuzluğunda

Pamuk şekerimsi  bulutların devinimlerine bakıp bakıp

Sonsuz hayaller kurmak, dolaşmak oralarda  onları avuçlamak,

Yıldızları sayıp sayıp fal tutmak

Eksik olandı galiba 
 

Ben şimdi camekanın ardındaki oyuncaklara  çocukluğuma dokunamazken

Onlar da hayallerimize çocukluğumuza dokunamamıştılar oh ya.
 

Kimi bakkalın camında takılıydı seyrederdik

Kimi kardeşinin arkadaşınındı  ve kendinindi

 Ellerdik..
 

Ellerdik topu topu üç beş plastik oyuncak.

Bir arap bebeğim eksik aralarında

Hani kara plastikten elleri kolları bacakları bedenine yapışık olan başında şemsiyesi

Yavuz abim bıçakla ayırmıştı bacaklarını birbirinden de ne çok ağlamıştım

Deli derdik ya ona bizden akıllıymış oysa taklidi aslına benzeten.
 

Nesneler  olaylar akılda takılı kalmış da

Özneleri yok asıl

Oyunun oyuncağın paydaşları akılda

Oysa hep oyuncakla oynamazdık azdı ki onlar,

Kırlar sokaklar hep bizimdi

Bizimdi hayallere yolculuklar

Nerdesiniz siz ey arkadaşlar

Nerdesiniz oyunlarımın oyuncaklarımın paydaşları?
 

Hep mutluyuz

Dizler koşuşup düşmekten yara bere içinde

Kanımızı tozla katıştırıp  ağlıyoruz

Birbirimizin yaralarını sarmalıyoruz

Ama mutluyuz ayrılamıyoruz birbirimizden

Hangi ara oyuna ara verdik de ayrı düştük

 Camekanlar girdi oyuncaklarla oyunlarımızın arasına

Ya şimdi şimdi oyun arkadaşlarım şimdi nerelerdesiniz,

Nerelerdesiniz hayallerimizin yoldaşları?
 

Şimdi camın ardında seyreylerken çocukluğunu

Bir kağıt kayığı itivermek geliyor içimden camı delip

Bir şeytan uçurtmasının ipinin ucundan tutuvermek

Çocuklar beni görmeden  usulca

Bir eriğin dalına uzanıp erik çalmak…
 

Akşam uykumuzla gelirdi

Güneş bizi beklerdi uyandığımızda oyuncaklarımız kapıda

Oynardık oynardık gün uzar gider  hiç bitmezdi

Bu sonsuzluk şimdi neden camın ardında

Neden dokunamıyoruz şimdi onlara camın ardı çok mu uzaklarda?
 

Oyuncakları bol olan bir grup çocuğu oyuncak müzesine götürdük dün

Oyuncakları görüp tanısınlar geçmişle bağ kurabilsinler diye

Çocuklar da “Bunu isterim, şunu isterim!” diye tuttururken

Tek diyebildiğimiz: “ Biz küçükken onlarla oynardık, onlar ellenmez!”oldu.
 

Ben şimdi camekanın ardındaki oyuncaklara  çocukluğuma dokunamazken

Onlar da hayallerimize çocukluğumuza dokunamamıştılar oh ya... :)))))

 

                                                                                     15.02.2013
                                                                                  Günay UZUNER
 
   Oyuncak Müzesinde  1960- 1970'li yılların Türkiye oyuncakları, Bir çoğuyla oynadım, yüzde doksanı erkek oyuncağı olmasına karşın, kızların oyuncakları ne yazık ki salt bebeklerden ibaret, ama benim elleri,kolları, bacakları bedenine yapışık Şemsiyeli Arap bebeğim içlerinde yok ne yazık   :((((
 

 

22 Şubat 2013 Cuma

HARMAN YERİ


     Gönüllü dua öğreticimiz Mehmet Dedenin  verdiği teneffüs arasında en zevk aldığımız oyunlardan birine koşuştururduk on dakikalık da olsa. Dövene binmek çok müthiş bir şeydi. Üzerindeyken buğdayları tanelerine ayıran dövene yapışık çakmak taşlarını hissederdik adeta. Yalpalanmanın verdiği haz anlatılamaz güzellikte bir taddı.
      Tozun toprağın içinde dövenin üzerinde ağustos sıcağının savurduğu saman kokularının verdiği hazla karışık atların hızlı dönüşüne ağırlık diye oturtulan cılız bedenimizin bir sağa , bir sola savruluşunun verdiği gıdıklamalardan yere düştüğümüzde; gülüşmelere ara verebilip de atın dönüş devrini tamamlayamadan dövene binebildiysen ne ala, yetişemediysen atın hızına kendini ezilmiş buğday saplarının üzerinde sağa doğru fırlatmak zorunda kalırdın tepiklerden korunmak için; içine elbisenin orasından burasından girip kaşındıran samanlar da cabası. Bir de alan gıdıklamayla biteviye kıkırdayıp gülüşürken atların üzerlerine konan sineklerden kurtulmak için sallayıp durduğu kuyruğunun sillesi yüzünüze geldi mi, hayatının şokunu yiyip korkmaya gör. Sıcak, toz- duman, saman kokusu, rüzgar, gülüşmeler, düşmeler, kalkmalar, göze kaçan tozlar, ve ve atın kuyruk kamçısının şiddeti , ama inadına da aldığın zevk, Mehmet Dedenin seslenişini geç duymaya, defalarca seslenmesine  fazlasıyla yetiyordu bile…
    Yolun tek tarafına sıralı evlerimizin karşısında yolun diğer sırasında Raif Amcanın çiftliği vardı. Çiftlik öyle bilinen kadar büyük değilse de bize devasa gelirdi.İki at, birkaç inek, koyun, tavuk, ördek , bir- iki  kedi, bir köpek ve kellerden ibaret olan hayvan topluluğuna karşı, haaa az kalsın unutuyordum çiftliğin tek oğulu Hasan abinin geceleri altını ıslatmasını önlemek için yakalayıp gizlice yedirmeye çalıştıkları ileri gidip bizlere de tabii, ben sürekli kadınların arasında olduğumdan bana yutturamadıkları ve vejeteryan olmamın en büyük sebebi  kirpi ve fareleri ve de tüm börtü böcek yabanıllara karşı her tür meyveden birer ikişer ağaç dikiliydi, en çok da elma ağaçları vardı. Kapımızın karşısına dut ağacı denk gelmişti. En cömerti de oydu bana kalırsa. Vakti geldi mi, yerler dutla dolardı,  sinekler, kelebekler ve mahallenin çocukları epey bi kısmetlenirdi. Bizim almamız yasaktı yerden de olsa, annem “Arsız demesinler” tembihiyle sokağa salardı bizi. Gerçekten de hiç birimiz bir tane dut almazdık kaçamak da olsa ağzımıza yerden bile. Silkeleneceği zaman dutlar, brandanın bir ucundan tutmaya çağırırdılar bizi, silkeleme işi bittiğinde çabucak sıvışırdık oradan ama  Sadiye Teyze nafakamızı koca bir tepsi ile arkamızdan getirir “Çocuklar yesin “ derdi anneme kıza kıza.
        Komşularımız  Sadet abla, Sadiye Teyze, Şerif Teyze, Çorçil aynı zamanda da arkadaşlarımızdı annemle benim. Annemin üstten basmalı düğmeli sabit saplı Aga Marka seyyar radyosundan saat on oldu mu arkası yarını dinlerdik mahallecek.  Hiç unutmadığım Tütün Zamanını izlediğimizde gün boyu yorum katardık senaryosuna. Sadet Abla Zeliş olurdu hep;  ve kendini onda, onu da kendinde yaşatırdı.
        Mehmet Amca öğleleri bizi dua öğretmeye çağırır, sureleri o söyler biz tekrar ederdik. O yaz Kafirun Suresi “Kulya’ “ ya takılıp kaldım, ilerleyemedim nedense , ezberim de kuvvetliyken üstelik,on bir yaşında beşi bitirmiş idim bir de ...  Hergün hergün hocamızın karşısında utana sıkıla Kul Ya ha Kul Ya… Teneffüsler utancımı aralardı az da olsa..
       Sadet Abla teneffüs verdiğimizi görünce bize seslenir, ganimet bulmuşçasına sevinçle  “İşim var “ deyip , ağırlık yapacağımızı düşünerek üç-dört cılız çocuğu, bizi dövenin üzerine oturtur, kendi Zeliş’in senaryosunu sürdürmeye sanki bir çürük urganın kopuşunu fırsat belleyip, az ileride ağaçların ardına saklanan sevdiğinin el edişine uyarak sohbete sektire sektire giderdi. Anlamadığımızı sanırdı ya, biz de açık vermezdik çünkü en sevdiğimiz oyunla baş başaydık, nasılsa Sadet Abla birazdan anlatacaktı planlarını sevdiğiyle.
        O sevdiğiyle gönül eğlendiredursun biz de sevdiğimiz oyunla gönlümüzü eğliyorduk. Şimdilerde ne gelincikli buğday tarlaları ne harman yerleri çocukların oynaşı olabiliyor yoklar ki. Bir vakitler harman yeri şen kahkahalarımızla toza dumana karışıp, saplarından ayrılan buğdaylarının  mutlu sofralara ekmek olma yolculuğuna biz de kendimizce karınca kararınca eşlik ediyorduk…

                                                                                                 Günay UZUNER
                                                                     21.02.2013   

14 Şubat 2013 Perşembe

yürek dolusu




      Yaşam yolculuğumda benimle zaman zaman aynı yolu yürüyen, yollardaki zorlukları birlikte aştığım, engelleri aşmamda bana destek olan tüm yoldaşlarımı çok çok seviyor ve yolculuklarının uzun, sağlıklı, başarı dolu ve dostlarıyla birlikte sevgiyle geçmesini diliyorum... iyi yolculuklarr!

                                                                             Günay UZUNER
                                                                               14.02.2012

4 Ocak 2013 Cuma

teşekkürü bir borç bilirim

Can dostlarım!
Yaşantım boyunca farklı zaman ve mekanlarda kesişen yollarımızda iyi ki sizlere rastlamışım.
Kutlamalarınızla mutlandırdınız beni.Teşekkürler her birinize.
Yaşamımı sizler anlamlı kılıyorsunuz.
Zaman zaman bir esans kokusu gibi geliyorsunuz yadıma, Hatıralar tebessümümle canlanıyor yeniden.
Bir çoğumuz ayrı yerlerde fakat aynı zaman içinde yol almaktayız şimdi.
Bizi bırakıp gidenler oldu eksilişimize hüzünlendik, ama çoğaldık da bir yandan çoğaldıkça dostluklarımız güzellik kattı yaşantımıza.
Ömrüm oldukça, uzaklarda da olsak birbirimizden yaşamıma anlam katan sevgilerinizin sıcaklığını yüreğimde taşıyacağım..
Sevginizin varlığıyla güvenle yol alacağım zaman içinde.Hepinizi çook ama çoooooook çok seviyorum
Pencerenizden gün,
Yüreğinizden sevgi,
Gözlerinizden ışık,
Bedeninizden sağlık,
İsteklerinizden umut,
Yanıbaşınızdan dostlar,
Yaşamınızdan güzellikler ,
Hiç ama hiç eksilmesin,
İyi ki varsınız canlarım, iyi ki!


GÜNAY UZUNER
04.01.2012


Yeni yaşımı kutlayan ve yaşantımda yol alırken rastlaştığım tüm dostlarıma

25 Aralık 2012 Salı

zemheri ayazında ferfecirle göğe ağmak



     “ Anne.. sen sakın melek olma, gökyüzüne uçma!, hep bana kız , kötü ol , melek olma! “ demiş Küçük Deniz annesini ağlar görünce nedenini sorduğunda aldığı ; “Batur abinin annesi melek olup, gökyüzüne uçtu da ondan ağlıyorum” yanıtını alınca.
       Batur’un, Konuralp’in annesi melek olup Tanrı’nın katında şimdi, yavrularına, hayatına, gençliğine doyamadan göçtü oraya, henüz yolun yarısını geçmişken Dante’ye göre…
      Dante’nin ömrünün ortasıydı otuzbeş, bugün, bugünse başka, ömürler uzadı, ortalarda öyle…
        Batur’un, Konuralp’in annesi ömrünün baharındaydı daha… Ne o bizi ne biz onu yaşamamış, tanıyamamışken bir illet musallat oldu başına… Amansız hastalığıyla pençeleşip yaşam mücadelesi verirken bir yandan, bir yandan içten içre ölüme hazırlık yapmış, an be an ölüme koşmuş..
          Bir zemheride  ferfecirle uyanıp  herkescikler uyurken içindeki feryatlarla sessiz sedasız, en tatlı şerbetini, bir bardak suyunu dünyanın  kana kana  yudumlayıp , sabah ezanıyla birlik yad ederek Allah’ı;  onu, ölümü kucaklamış Mukocan…
           Gittiğin yer cennet olacak biliyorum, pırlanta gibi evlatlar, eşsiz bir eş, mükemmel bir ailen var sen de bunu bil, ondandır ki elimiz varmak istemese de felek işte;  el mecbur güle güle  Mukocan güle güle…
                                                                                                                            18.12.2012            
                                                                                                                                GÜNAY UZUNER      

    

6 Aralık 2012 Perşembe

YILLAR YILLARI KOVALAR, BİR GÜN...



Çok uzaklardasın şimdi. Bu yıldan ve bu mekandan. Yaşam da yormuş seni. Şöyle ellerini ensende kavuşturup, yaslanmışsın koltuğuna, yummuşsun gözlerini. Öyle yorgunsun ki uyuyamıyorsun, iki dakika da olsa dinlenemiyorsun, direniyor vücudun. Gözlerin bir inat bir inat günün gerçeğinden koparmıyor seni, daldırmıyor hülyalara. 

Ama, "Dur bir dakika." diyor aklın. Bir şeylere, bir yerlere takılıyor bir an. Geçmişten bir sahne takıldığı yer. Yüzü belli belirsiz bir öğretmen tahta başında; sense sıranın birinde, sohbettesin arkadaşınla.."Susun!" sesi uzaktan çooooook uzaktan geliyor. Kulağını yalayıp geçiyor; duymakla duymamak arasındasın..Devam ediyorsun sohbete.

Şimdi geriye baktığında "Susun" sesinden başkası yok sana gelen.. Kimle sohbet ediyordun, belli belirsiz şimdi. Oysa enerji doluydun o vakitler, şimdiki yorgunluğuna karşı coşku doluydun. Aklın da, gözlerin de senin iradenle çalışıyordu. Şimdi yorgunluktan hükmedemiyorsun kendine.

Anılar bir bir canlanıyor; gözlerinin önüne geliyor birden şimdiymiş gibi. Arkadaşların, öğretmenlerin, kapı komşunuz Günay öğretmeniniz.Zaman zaman kapınızı aralayıp da sitem eden size. Sizi hiç sevmediğini söyleyip de inandıran sizi; çocuksu duygularınızla. Ve sınıf öğretmeninize "Bizi sevmiyor." deyip de dersi işletmeye çalıştığınız Günay öğretmeniniz.

Şu an sen koltuğunda dinlenirken, ben yaşamın hangi alanındayım bilmiyorum. Ama bildiğim şu ki; 8-A'nın komşum olmasının dışında bende çok özel yeri var. Son öğrertmenlik hazlarımı size derse girerken tattım ben. Ve farkındaysanız her etkinliğe içinizden birilerini alırdım.

Mesleğimin son demlerini yaşadığım şu günlerden, ömrümün sonuna dek zihnimde sıcak ve taze olarak saklı tutacağım, sevdiğim sizler olacaksınız buna emin olun ve geçmişe baktığınızda bugün, beni sizi çok seven öğretmeniniz olarak anımsayın isterim. Ve anılarınıza bakarken; burada yaşadığınız mutlu günleri, eğlencelerinizi, arkadaşlarınızı, edindiğiniz bilgileri daha da çok hatırlamaya çalışın derim son olarak.
   
 O koltukta dinlenirken bugün; daha da mutlu olacaksınız biliyorum geçmişi anımsarken..

Müdür Başyardımcısı     
GÜNAY UZUNER     
29,05,2008     





NOT: 2008 MEZUNU 8/ A sınıfı öğrencilerinden birinin facebook paylaşımından alıntıdır. 2008 mezunu 8/A Sınıfının Yıllığına tarafımdan yazılmıştır.

18 Temmuz 2012 Çarşamba

ASANSÖR KAPILARI


     Üç ayrı asansör yan yana , her birinde “yirmibir kişiliktir” yazıyor yazmasına da on- oniki kişiden sonra binene;

   “Fazla oldu, çekmiyor” deyip, daha;

    “Ama yirmibir kişilik” demeye kalmadan;

     “Kiloluları iki-üç sayarsak..”  ünlemeleri peşpeşe geliyor birkaç ağızdan, çocuklar yarım sayılmıyor nedense…

      Üç ayrı asansör kapısında bir dolu insan beklemede… İlk hedef asansöre binebilmek, kırk derece sıcakta kim çıkar onca merdiveni. Hem çıkılan yer öyle güle- oynaya, üçer- beşer, koşa koşa coşkuyla merdivenlerin adımlanacağı yer değil herkes için.

      En soldaki asansörün çağrı tuşuna her dokunana giderek bir bir artan ses korosu

        “ O bozuk!” deyiveriyor.

        Hadi gelse.. Herkes ikisinin kapısına dayandı, epeyce oldu bekleyeli. Ortadaki giriş katına yaklaşmada. Bir hız tekerlekli sandalyeyi iten genç yanaşıyor açılan kapının önüne, herkes doluşuyor asansöre sığan sığana. Bir sığmayan tekerlekli sandalye ve onu iten genç hastabakıcı, pek de ürkek. Bir de geride kalan birkaç kişi ve yeni gelenler. Bir homurtu, bir patırtı kapı kapanıyor, yol alıyor asansör yukarı yukarı.

         Biz üç yabancı sağdaki asansörün sadık kapıkulları, geldik geleli beklemekteyiz gelmesini önünde. Tekerlekli sandalyedeki yaşlı teyze bulut rengi gözleriyle gülümsemede ıslak ıslak, sağa sola bakınarak, sevimli ve çocuksu. Hastabakıcı ondan çocuksu ve çelimsiz. Herkes bize ;

        “Hastaya yol verin!”diyor.

         “Burda herkes ne çok birbirine akıl veriyor, herhalde öncelik hastanın” diyorum. Başka örneklerden bıkkınlığımı yanıma alarak.

         “Abla görmedin mi kimse yer vermedi?”  diyor, orda  oluşan akortsuz ses korosu, gülümsüyoruz bu şehirdeki üç yabancı, hasta bakıcı gülümsüyor, yaşlı teyze gülümsüyor, tutup sevesim geliyor teyzeyi.. Boynunu büküyor genç çaresiz;

          “Sıra vermediler, gördün ya” dercesine,koroyu da kanıtlıyor kendince.

           Oda ne? Kapı birden açılıyor, kenara çekiliyoruz, tekerlekli sandalye geçsin diye.. Biz daha bir adım gerilemeden “Hastayı kim takar” dercesine az önce bize akıl verircesine çıkışanlar doluşuyor asansöre. El yordamıyla itiştirip sokuyoruz hasta arabasını, bizi de itişenler sokuşturuyor içeri, arkadan itip kakan cabası.. Bir kolum poşetlerle dışarıda. Bir kadın bağırıyor;

            “Kadının kolunu koparacaksın” diye bir adama. Uğruma tanımadığım bir kişinin kavga etmesi beni sinsice gururlandırmıyor değil. Aman Allahım bu ne hiddetli savunma. Kolum birkaç kişiyle birlikte kavga hengamesinde içeri giriyor. Adam:

       “ Ne bağırıp duruyorsun terbiyesiz?” diyor kadına.

     “ Terbİyesiz sensin!” ,”Sensin!”  göndermeleriyle tartışma sürüyorken yol alıyoruz üçe bas, beşe bas, dörde bastın mı, sen kaça çıkıcan, dahiliye kaçıncı katta vb ..sesleri arasında yukarı yukarı…

     “Sen adama nasıl terbiyesiz dersin, onun anası var” sözleri, “Kalabalık olduk” sözleriyle birlik ilk yolcular iniyor.. Kimsenin binmesine izin vermiyoruz; “Hasta var!” diyerek hep beraber, dayanışma içindeyiz şimdi.

       Teyze tekerlekli sandalyede otururken gülümsemesini saçıyor etrafa olan bitene karşı tepki sanki. Hastabakıcı:

      “ Gördün mü abla?” dercesine haklılığını kanıtlar eminliğinde.  Ben bir yabancının kolumu kurtarma operasyonuyla birlikte  aslında kendini içeri sokma telaşındaki Donkişotluğundan gururlu, ama aklımızın bir yanında ineceğimiz durağın bir hasta ziyareti bilinciyle biraz mahzunuz.

       Kavganın birazdan hangi ara olduysa gülüşmelere yerini bıraktığı şaşkınlığıyla çıkıyoruz yukarı yukarı..

      Adliyelerinin önündeki kavgalarını ana haberlerde sıkça izlediğimiz bu büyük kentin, bu büyük hastanesinin, büyük asansörünün  kapısından girerken aniden alevlenen  ve sönen kavgaya şaşkın bakarken diliyorum ki bu hastanedeki, tüm hastanelerdeki ve doktorsuz olan tüm hastaların büyük-küçük tüm dertleri şifa bulsun ve bu yapay kavga gibi çabucak sönsün de yerini yüzlerdeki tatlı gülümsemelere, yaşam sevinçlerine bıraksın…


                                                                                                                           18.07.2012
                                                                                                                      GÜNAY UZUNER

8 Temmuz 2012 Pazar

YİTİK



       Uzun zamandır yazmadım, yazamadım, elim varmadı hiç ama hep buralarda dolandım durdum ayrılamadım sayfalarımdan. Ayrılırsam yazma isteğim bitecek, yitip gidecek okuyucu sayımın arttığını gördükçe sevinçten  coşan çocuksu ruhum, buradaki yazılarım da bana küsüp gidecek ,silinecek  diye korkumdan sık sık uğradım bloğuma.

    Birkaç ay önce önemli evraklarla beraber  yıllarca tuttuğum notlarımı, temize geçmemiş yazılarımı, orta okul –lise yıllarında yazdığım şiirlerimi, öğrencilerimin şiirlerinin- bana mektuplarının bir kısmını ve dahası çocukluktan gençliğe değişik zamanlara ait resimlerimi kaybettim.

   Hepsi bir iki şeffaf dosyanın içinde leptopumun çantasının yan cebindeydi.

  Önemli evraklar dershaneye teslim edilecekti, bugün- yarın derken olmadı, emanet hımbıllığımla  hıyanete uğramış oldu.

   Yazılarımı- şiirlerimi  kendimce bir sıraya koymuş yazıyordum sırası geldiğince ;ha bugün ha yarın yazarım diye de yanımda gezdirip duruyordum.

  Fotoğraflarımı da tarattırarak albüm oluşturmayı düşlüyordum ki fotokopi bozuldu o aralar, olmadı gitti işte.

  Üç dört aydır gördüğüm kağıt parçalarına-tomarlarına bakmadan geçemiyorum, minik bir kağıt parçası ne de değer kazandı gözümde, atmayı bırakın başkalarının atmasına tahammül edemiyorum. Geri dönüşüm kutularını kerelerce kontrol ediyor, boşaltım gününde son kontrolümü de ihmal etmiyorum.

   Aklım birbirinden değerli üç ögede takılı uzun zamandır. Hiç birini diğerine yeğleyemeyeceğim bu değerli yitiklerimi nasıl kaybettiğimi aklım almıyor bir türlü. Kayıplara mı üzüleyim, hatırlayamadığıma mı üzüleyim, başka bir şeye odaklanamayışıma mı üzüleyim, yapacaklarımı unutmama mı, bilemiyorum. Öfkem kendime ama yanlış yerde patlak veriyor, buna daha çok üzülüyorum.

    İnsan yol aldıkça yaşamda edindiği değerleri yitiriyor her şeyden ilk. Memleketinden oluyorsun, arkadaşlarından, alıştığın evinden, sokağından, arkadaşlarından, komşularından,akrabalarından, sevdiğin bir eşyandan, oyuncağından, uğurundan… dostundan. Sevdiklerin göçüp gidiyor bir bir dünyadan yalnızlaşıyorsun.

   Çok şey kaybolmuştur yanıbaşımdayken, küçük büyük madde olarak. Yabana atılmayacak çalıntılarım olmuştur. Bir çoğu aklıma bile gelmez. Ama bu son kayıplarım iyice yalnızlaştığımı hissettirdi bana bir dostun yitimi gibi…

   Adım attığım, el sürdüğüm, akla gelebilecek her yere baktım durdum yok yok yoklar işte. Yanımdan geçen çöp kamyonlarına bile gözüm takılmıyor değil. Ben yine de umudumu yitirmeden bir gün bulurum  inancıyla “Evraklarımı, yazılarımı, şiirlerimi, fotoğraflarımı kaybettim hükümsüzdür” demeyeceğim; “ Kaybettiğim değerlilerimin her hakkı mahfuzdur!” diyeceğim. Dünya küçük  aramaya devam edeceğim…

                                                                                  08.07.2012

                                                                           GÜNAY UZUNER

7 Haziran 2012 Perşembe

KAPI ÖRTÜLÜNCE


Kapı örtülmüştür. Bir çift yürek  biri içerde, biri dışarıda titreşir durur, ürperir, kaygıdan, korkudan, heyecandan…  Ağlamaklıdır her iki yürek de, biri sessiz sedasız, diğeri feryat figan.. her ikisi de içli içli ağlamaklıdır.

Titreşimi yüreciklerin kapıya sinmiş, kapı sessiz öylece oracıkta, örtülü…

Kapının dışındaki yüreğin  aklı kapıda yoluna gider, içerdeki yüreciğin gözleri … çaresiz içerdedir. Hıçkırır durur.

Ana kucağından ilk kez kopuşu bu miniklerin..  İçinde kopan fırtınaları bir çift gülen göz, şevkatli gülüş dindirmiştir zamanla. Tutar minik ellerinden koca eliyle sıcaklık kayıverir o yüreciğe güven dolar taşar, başlar şarkılar söylemeye…

 Kapı hep  örtülür, Günler günleri, aylar ayları kovalar durur, kapılar güvenle örtülür, içi rahattır anneciğin, babacığın, aklı işindedir artık, içi coşkuludur  minik yüreciğin sevgi dolar taşar devleşir, gözü öğretmenindedir artık, iki dudağından çıkacak sözdedir kulakları…

Kapılar;  şarkıların , şen kahkahaların coşkusuyla  titriyor artık.
İstemesek de artık açılmasını kapının ardına kadar hep açık duracak...

                                                     08.06.2012
                                                Günay UZUNER