11 Eylül 2019 Çarşamba


                                                          BİR KAPI ARALIĞINDA
          Kış bitmiş, bahar gelmiş, uzunca bir sömestr tatilinin sonu… İzmit’ ten Kurtalan Ekspresle   Diyarbakır’a doğru yolculuk.  Güzel ve maceralı bir yolculuk. Doktorun otobüsle gitmemize izin vermediği için treni tercih ettiğimiz , köye, öğrencilere duyduğumuz  özlemi  taşıdığımız, geride sevdiklerimizi bırakmanın hüznünü birlikte götürdüğümüz, kaybetmenin korkusunu yaşayarak bedenimde yeni yeşeren yavrumuzu sağlıkla dünyaya getirebilme çabasıyla çıktığımız bir yolculuk…
           Tatil başladığında “kısa bir tatil, değmez” deyip köyde kalarak kısa sürede  okuma-yazma öğrettiğimiz çocuklarla tatilde de çalışmaya devam kararı.
           Tatil başlamadan birkaç gün önce de karlı yollarda saatlerce yürüyerek tatilde okusunlar, öğrendiklerini unutmasınlar  diye aldığımız kitapları çocuklara ulaştırma  hevesinin zorlu macerası…
            1980 kışı çok çetin geçti bütün ülkede. Kışı yaz ,yazı güz kovaladı; yeniden kış, kara kış, hala etkileri derinlere kazılı kapkara bir kış.
           Sömestr tatili bitti bitiyor, radyonun  Cuma günü akşam ajansında spikerin sesi sanki yalnız bize sesleniyor, bize özel haber sunuyor gibi kulak kesildik. Kış koşulları zorlu geçtiğinden okullar bir ay daha tatil yapacaklardı. On beş günün üzerine bir ay daha tatil!
         Ailelerimize, İzmit’e, medeniyete özlem o kadar işlemiş ki içimize adeta bayram yaptık   gaz lambasının duvara yansıttığı gölgelerimizi de  iki kişilik dünyamıza katıp kalabalıklaştırarak zıplayıp, döndük durduk dakikalarca sekiz  metrekarelik odamızda. Gönüllü kalmıştık oysa   dağ başındaki köyde, kimsesiz , aşsız, ekmeksiz bile isteye…
         Kar vardı köyde, tipi zaman  zaman  karları savuruyor lojmanı kapatıyordu kar yığınları. Köylüler alışkın oldukları için doğanın onlara verdiği  kışlık görevlerini aksatmadan yerine getiriyor, küçük arklar açarak, evlerin birbirine geçişini sağlıyorlardı.
        Sevinçten sabahı zor ettik.  Bir ay daha burada işsiz, işlevsiz, aşsız, erzaksız duramazdık, durmasına da köy yolu kapalı ve ilçeye gideceğimiz bir araç dahi yok.  Katırların dahi gidemeyeceği bir   halde yollar. Ben kahvaltıyı hazırlarken köylülerle konuşmaya gitti eşim. Yolcu timi hazırdı, bize eşlik edeceklerdi yol boyunca.  Çok değil daha on beş gün önce köye döneceğiz diye yalnız başına donma tehlikesi atlatan bizdik. Zaten kimse bizi yalnız bırakmazdı yollara. Köye gelirken getirdiğimiz iki valizden birini alelacele hazırladık. Kahvaltımızı aceleyle yapıp, bulaşığımızı dahi yıkamadan düştük yola , evde su yoktu, getirmek zaman alacaktı ’döndüğümüzde çay bardaklarının dibinin ilk günden donmuş olduğunu görecektik, bir ay sonra’.
            Bir ay boyunca İzmit, Gölcük, Ümmiye arasında mekik dokuyup durduk, gezdik, tozduk, hasret giderdik, arkadaşlarla görüştük. Tatil sonu sağlık problemlerim başladı. Okullar açılıyor- gitmem gerek; kanamalarım var- yolculuk yasak, öyleydi, böyleydi derken  yatma koşuluyla tren yolculuğuna izin çıkıyor; artık dünyalar benim.
           Ergani’ de akşamüstü trenden iniyoruz.   Bana kalsa hemen köye gideceğim. Gideceğim gitmesine de hala yollar kardan  kapalı ve değil gece, gündüz bile gidecek taşıt yok.
                Ergani Diyarbakır’ın büyük ilçelerinden ama bize göre köy kadar küçük. Otel   arıyoruz, sorup soruşturup en lüks (?) otele Saray Otel’e varıyoruz. Ailelerin otelde kalma durumu olmadığından otellerde kalabalık yataklı odalar bulunmakta. Zoraki iki kişilik oda buluyoruz; iki kişilik diyorum, oda altı kişilik, biz parasını verip  odaya yerleşiyoruz, ancak  tuvaletler odaların dışında ve bütün otelin ortak kullanımında. Köy yolları kapalı ancak Ergani’ye bahar gelmiş, bahar gelmiş ama gece çok soğuk ve ağustosta donan üşüyen ben tir tir titriyorum. Yalvar yakar otelciye sobayı yaktırıyoruz. Yatağa yatar yatmaz soba sönüyor, yine otelciye yalvarma faslı başlıyor, iki tane odunu fazlasıyla para vererek zorla alıyoruz.
           Ülkemiz çok zorlu günlerden geçiyor, gün geçmiyor ki katliamlar yaşanmasın, gün geçmiyor ki bir demokratik kuruluş kapanmasın. Ülkenin zorlu günleri her birimizin yaşantısına ayrı bir zorlukla yansıyor. “Ben ne yapabilirim bu durumda ülkem için?”  dediğimizde ideallerimiz yoğunlaşıyor. Benim hiç sönmeyen idealim de öğretmensiz hiçbir köyün kalmamasıydı, sanki  öğretmensiz bütün köylerde ben olacaktım.
             Sabah erkenden uyandık. Kahvede bir çay içtik. Öğretmen örgütü TÖB-DER’in kapısına vardığımızda kapının mühürlendiğini gördük.  Kendimi öksüz hissettim ilk kez. Evsiz – yurtsuz kalmıştık buralarda. Tanımasak da kimseyi buralarda  TÖB-DER’li olan herkes  dostumuz, yoldaşımız, güvenilirimizdi.
               Alış veriş yaptığımız bakkala uğradık. Orada hem kahvaltı edecek hem de yol durumunu soracaktık. Hem de ilçeye gelmiş köylüleri görebilecektik.
               Kahveden çaylarımız geldi. Bakkalın ısrarıyla köylerden gelen taze peyniri de (ömrümde süt ürünü yemememe rağmen, çocuğuma şifa olsun diye) lavaş ekmekle yedik.  Bakkaldan aylık erzağımızı alıp, daimi şoförümüz Naman’ı aramaya çıktık. Köylülerin demesine göre belli bir yere kadar yol açıkmış, oradan sonra da katırlarla gidecektik.
             Ergani’ye bahar gelmiş, hava öyle güzel ki, paltolarımız ağırlık yapıyor. Köy çok yüksek olduğu için yollar hala karlı.
               Bir köylüyle birlikte Naman’ın kaldığı kahveye gidiyoruz. Gidiyoruz da ayaklarım gitmiyor, ama ben yürüyorum ama ilerlemiyorum bir türlü, eşimi ileride köylüyle yürürken görüyorum, aramızdaki mesafe iyice açıldı. Sesleniyorum, gücüm yettiğince bağırıyorum, sesimi duyan yok. Yan sokaktan gelen sebze yüklü bir el arabası sol bacağıma şiddetle çarpıyor. Aylarca bacağımın üst bölümünden morartısı gitmiyor. Canım çok yanıyor, can acısıyla bağırıyorum duyan yok.   Kulaklarımda şiddetli bir uğultu, bağırıyorum, bağırıyorum, “Bana bir şey oluyor” diyorum, olanca gücümle bağırıyorum,  eşim çok uzaklarda, onu kaybetme bulamama kaygısı kaplıyor içimi, ve ben bağırıp duruyorum. sesim kısılıyor ve oracıkta yere yığılıyorum. Birileri yardımıma koşuyor, gözüm ilerde giden eşime takılı, olup bitenin farkındayım ama kendimi yönetemiyorum. Kollarımdan tutanların desteğiyle ayağa kalkıyorum, gözlerim ilerde… ayağa kalkar kalkmaz bir baş dönmesi bir mide bulantısı bir kusma, bir kusma ve tekrar kanamam başlıyor.
             Gürültü ve kargaşayı eşim duymuş olacak ki yanıma geliyor, beni apar topar bir arabaya atıyorlar, gözlerimi hastanede açıyorum.
              Karşımda kırklı yaşlarda bir ebe duruyor. Kahvaltıda yediğim peynir taze olduğu için beni zehirlemiş. O nedenle bayılmışım. Hamile olduğumu, kanamalı olduğumu , düşük tehlikesi yaşadığımı söylüyorum, doktor yatırmak istiyor, hastaneye yatmak istemiyorum. Ebe cebinden çıkardığı on tabletlik bir hapı bana uzatıyor;” Sen beni dinle, bunu her gün bir tane iç, bir şeyin kalmaz” diyor. Hastanede kalmamak için ebenin teklifi daha cazip geliyor.  Bir saat kadar dinlendikten sonra doktorun bir ton ilaç yazdığı içlerinde iğne de bulunan reçeteyi alarak hastaneden ayrılıyoruz.   
            Ben köye gitme taraftarıyım, eşim hiç değilse bir gün  ilçede kalma bu halde köye gitmeme yanlısı. Köyde paslı şırıngası eski bir enjektörüyle iğne vuran muhtar Ömer Amca var nasılsa. Ömer Amca şırıngayı ocağa koyar kaynatır, mikroplar ölür, iğnesini vurur, benim de aylarca iğne yerlerim acır. Yine de olsun evimde olacağım ya.
            Naman köye arabayla gitmenin imkansızlığını söyleyince, bir gece daha donmaya talim, Saray Otel’de kalmaya niyetlendik. Ergani’de birkaç lokanta var, hiçbir kadın lokantaya gitmiyor, yemeğimizi yiyoruz, et kokusundan hayli rahatsız olduğum için lokantada da duramıyorum, yediğim mercimek çorbası, o vakitler veganım.
               Karnımız tok, otel tamam, iğne olmam gerekiyor. Ergani’ye ilk geldiğimizde İlköğretim Müdürünün odasında tanıştığımız sağlıkçı Mustafa Abi geliyor aklımıza. Çalıştığımız köyü de Mustafa Abi öneriyor bize. Daha önceleri kız kardeşi ve enişteleri çalışmış o köyde. Dediğine göre o köye giden zengin olup dönüyormuş. Zenginlik bizi bağlayan bir durum hiç olmadı. Gülümsemekle yetindik. Bizi rahat ettirmek isteyen İlköğretim Müdürünün de(Senayi Bey) aklına yatıyor olacak ki bizim atamamızı Gisto’ya yapıyor.  
            O günkü iğneyi ona vurulurum, düşüncesiyle kahveleri gezmeye başlıyoruz Mustafa Abiyi bulmak için. .
             Mustafa Abi gözleri her daim gülen konuşkan biri. Sağlık memuru, mesai dışında Ergani’nin kahvelerini gezip  tansiyon ölçüyor, iğnesi olanlara iğne vuruyor. Nedense insanlar onu pek sevmiyor. Hem solcu olduğundan , hem de ekstra çalıştığından, parayı çok sevdiğini ileri sürüp, cimri  olduğunu iddia edip  “Kuruşoğlu” diyorlar ona.
               İnsanlar insanların iç dünyalarını bilmeden çabuk harcıyorlar. Kimselerin pek sevmediği Mustafa Abiyi nasıl oluyor da biz çok seviyoruz, ilçeye her gelişimizde gözlerimiz onu arıyor, köydeyken sıkça ondan bahsediyoruz, sohbetini özlüyoruz.  Memur maaşıyla beş çocuğunu okutmaya çalışıyor, evi kira , eşi çalışmıyor. Evine günlük iki gazete alıyor.  Evinin iki duvarı boydan boya rafları dolu dolu  kitaplık,  Kendisi gibi çocuklarının da aydın olmasını istiyor. Eşi de bilgili bir insan.
                 Derken biz Mustafa Abiyi kahvenin birinde buluyoruz, çay sohbet derken iğne meselesi açılıyor. Tutturuyor “Bize gidelim, burda iğne vurulmaz” diye.  Çok birilerine gitmeyi istemesem de , istemeye istemeye gidiyoruz evlerine. Biz geldik diye, evde bir telaş bir telaş, mahcup oluyorum. İğne olma, çaydı, yemekti derken bu defa da eşi tutturuyor; “ Bırakmam sizi, bu halde nereye, otel de neymiş “ diye. Ne yapsak ne desek de yoğun baskıdan kalmak zorunda kalıyoruz evlerinde.
                İlk dikkatimi çeken kitaplık olmuştu evlerinde, eşinin bilgeliği ve çocukların donanımı. Ne güzel bir aileydi. Kendimizi o kadar değerli hissetmiştik ki orada hemen kaynaşıverdik.
                İki günlük yorgunluğun ardından çok güzel bir gece geçirdik. Dinlenmiş ve huzurlu uyanmıştık.  Rahatsız olduğum için bana iş yaptırmıyorlardı, o kadar utanıyordum ki bu durumdan, sıcaklıkları, içten tutumları bu duygumu çabuk siliyordu benliğimden.
               Kahvaltı hazırlığı esnasında sohbet derken büyük oğul da sıcak ekmek için fırına yollanıyor.  Şen kahkahalar arasında sertçe açılan kapıya yöneliyor bakışlarımız. Nefes nefese kalmış çocuk elindeki ekmek torbasını yere düşürerek “ karakol  taranmış , ……………… gili evden almışlar, alt sokaktaki evler aranıyor deyip kendini sedire atıyor.
             Hepimizde bir gerginlik, tedirginlik.  Bizim orada bulunmamız da  bu durumda pek açıklanabilir bir durum değil. Çıksak şüphe çekecek, kalsak hem bizim, hem aile için gereksiz tehlike. Seri beyin fırtınası; “Ne olur, neler yapılabilir, nasıl davranacağız, gitmeli miyiz, durumumuz izah edilebilir, reçetemiz var, dün yaşananların şahitleri var, ama kitaplar, ev sahibinin tanınmış kimliği, ya kitaplar, en suçlusu kitaplar, her  karanlık dönemde  korkulmuştur onlardan, kitapları hemen evden çıkarmalı”
Derken çuvallar bulunuyor, kitaplar doldurulmaya başlanıyor, çoluk çocuk görev başında. Ben hastayım ya  yalnızca çuvalın ağzını tutuyorum. Evin giriş kapısı kapalı, arka bahçeye açılan kapı ardına kadar açık. Kapıya en yakın olarak  ben  divanda oturuyorum.  Kitaplıktan boşalan yerlere süs mahiyetinde kap kacak konuyor, herkes otomatik olarak kendine  bir görev edinmiş, sessizlik içinde kitapları yok etme telaşındayız. İş bölümü o kadar dengeli o kadar ahenkli ki kısa zamanda üç – dört çuval doluyor.
            Ergani’ye bahar gelmiş, güneş o kadar parlak o kadar sıcak ki. Arka kapıdan salonun yarısına kadar vuruyor ışıkları.  Kimse güneşin , baharın derdinde değil. Karanlık zihniyetin, dünyamızı karartmasını engelleyecek aydınlatma aracı kitapları onların gözünden  sükunet içinde saklama derdindeyiz.
             Derin sessizliği bir tıkırtı bozdu. Hepimiz tedirgin kulak kesildik. Ses gittikçe artıyordu. Bu bir ayak sesi, evet evet bir ayak sesi kapıdan içeri adeta yankılanıyordu. Hemen ardından güneşin kapıya vuran huzmelerinin arasında bir gölge belirdi, gölge an be an devleşiyor, kapının bir ucundan diğer ucuna doğru ilerliyordu.
              Kapıya en yakın olan ben gelmekte olanı gördüm sonunda. Kırk kırk beş dakikadır süren gerginliğin ardından içimi huzur kaplamıştı. O kadar rahattım ki, evdekiler de rahatlasın düşüncesiyle “ polis!” diye şaka yapıverdim. Bu düşüncesizce birden çıkıvermişti ağzımdan. Ortalık buza kesti, gene derin bir sessizlik oldu. Mustafa Abi' nin elindeki kitaplar yere döküldü bir bir, rengi sarardı, soldu. Üzerindeki yük, sorumluluk ne kadar büyüktü, eşi, çocukları, kitapları, itibarı… neleri elinden kayıp gitmişti düşen kitaplarla… hangi düşünceler korkuya dönüşmüştü beyninde.
              Ben yaptığım şakadan bin pişman, gölge iyice devleşti, ses gittikçe gürleşti, gölgenin sahibi geldi geldi kapının ortasında durarak küçük bir sineği gagasıyla yakalamaya çalıştı.  Küçücük bir tavuğun dakikalar boyunca verdiği korku. Küçücük insanların bir yerlerde baş olduğunda etrafa saçtığı korkuyla özdeş değil miydi.
              Bin dokuz yüz seksen yılının mart ayının ortaları, her ne kadar bahar gelse de ülkeme, bir çok acı günler yaşayacağı, pek çok kötülüklere gebe kaldığı günlerdi o günler. Seksen yılının ne yazı ne de güzü güzel geçti . insanın insan olmaktan utanç duyduğu, insanın insanı yok ettiği, , insanın insana en içtenliğiyle yüreğini açtığı olmasaydı hiç denilen bir yıldı. Üzerinden kırk yıla bir kala zaman geçen bir on iki eylül daha . Bir tarih olmaktan öte öncesinde ,  esnasında ,sonrasında ve hala da nice canların yandığı etkilerinin yıllarca daha süreceği o karanlık gün.
                Yukarıdaki anekdot da dostluklar, insanlıklar, zorlu doğa koşulları, idealler,  acemilikler, karanlığın aydınlığı zapt etmesi, genç bedenlerin idam edilmesi, zindanlarda çürütülmesi, pek çok canın katledilmesi, yok edilmesi, kardeşin kardeşe düşman edilmesi, yaşamın esir edilmesi, ille de güzel insanlar,   inadına güzel  yaşam….
                  Gülsem mi ağlasam mı, bir tavuğun gölgesinin devleşip korkuya dönüşmesi  toyluğun verdiği bir düşüncesizliğin pişmanlığı … hep  iyi-güzel-çirkin – kötü yanıyla yadımda kaldı.
                                                                                                  GÜNAY UZUNER
                                                                                                     12.09.2019        

18 Ocak 2019 Cuma


                                      DOKUNMAK
           En iyiye, en güzele dönüştürmek,  sıcacık masumane gülüşlerinin  kaybolmaması için çırpındığımız bir yavruya dokunmak. Yüreğine, benliğine,  hayatına dokunmak. Dokunup da  körpecik sandığımız belki de dünyadaki en büyük şey olan bir yavruya yön vermek . ..
          Küçücük bedenlerindeki içi sevgiyle dolan kocaman yüreklerine dokunmak  öteden beri sayısız öğretmenlerimizin mesleğinden de öte yüreklerindeki sevgiyi anbean damıtmak  o koca yüreklere.
          Toplumumuzun gözünde değersizleştirilen mesleğimizin , yerden yere çalınan öğretmenlerin  bir çocuğun  adlandırdığı, anlamlandırdığı , taçlandırdığı değerle zıt bir hal alışı ne düşündürücü, ne acı. Bu  küçük yüreklerdeki büyük sevgi ne ara küçülüp de  şekil değiştiriyor, yok olabiliyor , değersizleştiriyor , küçümsüyor, öldürüyor, yüreğinden, gözünden, gönlünden söküp atıyor yere göğe sığdıramadığı öğretmenini. 
         Sanki  “ Bana  yüreğini verdin, saçlarım da ne ki” diyen  Minik Kayra’nın ayrılık hediyesi bugün çoğumuzun yüreğini sızlattı, burnumuzun ucu sızladı pek çoğumuzun,  hapsedemedik gözlerimizde saklamaya çalıştığımız bir damla göz yaşı  kayıverdi  hapsolunduğu yerden.
         “Bal Böcüğüm”  dediği , her birini sevdiği gibi onu da çok sevdiği minik Kayra’sı iki elini çizdiği bir beyaz kağıda, sevgisini yazmış; ellerin birinde kendi adı, diğerinde öğretmenininki ve ellerin avuçlarına koyarcasına içinde kağıdın  bir portakal dilimli tokası, bir lastik tokası, saçından kesilmiş büyükçe bir  saç tutamı.  Böylesi bir hediye ne görülmüş , ne de duyulmuştur. Bu nedenledir  yüreğimizin , burnumuzun direğinin sızlaması, göz yaşımızın akması. Kıskandık, gıpta ettik, gururlandık, üzüldük ve de böyle bir sevginin  varlığına sevindik; bu yüce sevginin karşısında saygı duyduk öğretmenler odasındaki onlarca öğretmen.
         “Tokan çok güzel , Bal Böcüğüm, onu bana verir misin.” diye sevmek için takılan  öğretmenine, her defasında  onu çok sevmesine rağmen ;”Tokamı çok seviyorum, vermem” diyen bir çocuk… Ayrılırken birbirinden  saçını kesip de ,içine de tokasını koyarak hediye etmesi nasıl bir şeydir, neyle izah edilir, hangi güçtür bunu bir çocuğa yaptıran. Nasıl bir dokunuştur sevgili öğretmenim bir çocuğun yüreğine; nasıl bir dokunuştur ki yalnız orada hapsolmuş. Büyüklerin canavarlaşmış  dünyasında körleşmiş yürekleri nasıl da fark edemez bu dokunuşları. 
                Emin ol ki öğretmenim ve ne mutlu sana ki   ömrünce  aldığın, alacağın en büyük hediye, yüreğinde  sıcak sımsıcak taşıyacağın çok güzel bir bir anı  ve çook büyük  bir sevgi  taşıyacaksın hep yanıbaşında ve herkesler bundan sırf bundan ötürü seni kıskanacak, sana saygıyla bakacaklar. 
          Sen sustuğunda öğretmenim ,senin düşlediklerini, askıya alır birileri senin yerine, bir çocuk gelir ters yüz eder herkeslerin değersiz değerlerini, alır seni yüreğine, yüreğinden verdiklerinin yerine, söker yüreğindeki sevgisini uzatır sana bir tutam saç , bir toka ile, sevgi yerine….
            İlk öğretmen ne değerlidir, ne büyüktür minik yüreklerine sığdıramadıkları… Bir öğretmen daha nasıl dokunsundu bir minicik yüreğe, bunun daha ötesi var mı idi?
            Bir çift çizilmiş el ,bir  toka bir tutam saç ve bir dokunuş,… bir çocuk ve bir öğretmen …  var mı bunun ötesi?
                                                                          GÜNAY UZUNER
                                                                               18.01.2019
                                                                   (  Bir Karne Gününden)

3 Ocak 2019 Perşembe

                                                    ON KALA ON KALA DERKEN

          Magdelina'nın doğum günüydü. Ülkemizde yalnız olduğundan o günler,  doğum gününü bizlerle (FBM'li Blogerlarla) kutlamak istemiş, kendi pastasını kendi almış, yemekler hazırlamış birlikte kutlama yapmıştık.
          Bir ara aramızdan uzaklaşınca Magdelina, By Mustafa ellerini birbirine sıvazlayarak "Ben bu insanları anlamıyorum, "Ohhh yaşasın, altmışıma geliyorum! diye doğum günü kutluyorlar." dedi. Sofrada tam da sol yanımda oturuyordu By Mustafa. "Bana bak!"  dedim , " Sana şöyle bir çarparım, ben de altmışıma geliyorum, ne yani ölecek miyim?" Sözlerim üzerine afallayan By Mustafa lafı toparlamaya çalıştı: "Hocam daha altmışa on var." diye.
        O günlerde ellili yaşlardaydım, benim de doğum günüm geldi, Magdela'nınkinin  hemen ardından. Çok güzel bir doğum günüydü beraberce kutladığımız, en unutulmazlarından. 
         Aynı süreç içinde Sasely, Sodje, By Mustafa ve ben blog açmaya , yazmaya ve yazılarımızı yarıştırmaya karar verdik. Jüri de hazırdı. Apar topar bir gecede çocuksu heveslerle yazımızı yazıyor, ertesi güne jüriye sunuyorduk. Genç kalemleri kıskanmıyordum desem yalan olur. Nerden esinleniyorduk bilmem yazıp duruyorduk. O enerjiyi ne çok özledim ki ne çok.
         Kaç gündür dilimizde dolanan, Mustafa ve benim şakalaştığımız "Altmışa On Kala" sözü benim 'blog'umun adı oldu.
        Sevgili blog... 'Altmışa on kala ' diye diye daha var deyip içim rahattı. Bir şey kalmadı artık altmışa,   bu gün  vardım . Aslında dün neyse o , değişen hiç bir şey yok dünden bu güne.
       Sabah bu geçmişteki hikaye geldi aklıma, tatlı bir gülümseme geldi içimden, gülümsedim. Sevgili Sasely'nin telefonda adını görünce yine  gülümseyerek " nihayetinde altmış geldi "diye geçti aklımdan ki Sasely' de aynını söyledi; birlikte gülüştük.
        Güzel günler, güzel anılar bırakarak geçti. Zor yanları da oldu geçen sürecin , altmışa dayanmama rağmen gülümsetebiliyorsa beni iki sözcük, varsın yetmişe on kalayı hedefleyedurayım.          Bugün  yeni bir yaşın ilk günündeyim, umarım yaşam hep gülümseten anılar biriktirir anı torbamda. Umarım yazma enerjimiz yeniden çoğalır. Sasely'nin bir sesi yetti bile, bloğuma yeniden "Merhaba! " demeye.  "Yetmişe on kala" da neler bekliyor beni, bu on yıllık yolculuğumda neler, kimlerle karşılaşacağım.
       Evet "blog" um adını değiştirmeyeceğim varsın yetmişe on kalsın... sen yine "altmışa on kala"sın...

                                                                     GÜNAY UZUNER
                                                                          03.01.2019
     
     

12 Mayıs 2017 Cuma



            ŞEKERLİ YOLDAN ÇİÇEK BAHÇESİNE
            O, nasıl bir duygu seliydi ki insanı coşturan tarifi yok…
            Öğretmenler odasının kapısına bir atılan küçük bakışla yere serpiştirilmiş minik bonbon şekerleri ki beni her vakit çocuksu bir sevince boğar, gördüğümde yine öyle oldu…
            “Birinin başına şeker yağmış Zuhal Hocam baksana !!” deyişimle; “Şekerleri takip etmek gerek “ deyişi Zuhal öğretmenin… Aaaaaa o biliyordu demek , hay Allah!
          Drama öğretmeni Selin’in o renk vermez büründüğü tiyatral çağrısıyla bir öğrencimin(Kerem’in) revire yaralı olarak geldiği söylemi,
         Hemen ardından bende bir panikleme hali ve kal geldi anlık.. Kal halim kısa sürdü ,  telaş ve üzüntüyle , “Az önce sınıftaydım bir şey yoktu, ne oldu ki?”   düşünceleri hızla geçiyor aklımdan. Çıktım revire doğru gidiyorum, herkeste bir gülümseme, hemşire dahil..
            Uzunca bir koridor boyu şekerler yola dizilmiş tek sıra.
Kerem göründü gülerek;
-          Öğretmenim bir gelir misiniz, diyerek..
Demesiyle kaybolması da bir oldu, ben şaşkın…
Gene gözümde beliren bir Kerem:
-          Gelme gelme ,biraz bekle öğretmenim!

          Ben kararsız bir şaşkınlık içinde, ne olacağını kestirmeye başladım başlamasına da neyle karşılaşacağımı bilemiyorum şimdi. Bir gülen gözlerle bana bakan arkadaşlara, bir koridor buyunca dizi dizi sıralanmış şekerlere, bir de koridorun ucunda gözüküp kaybolan Kerem’e bakıp duruyorum. Şekerler benim içindi anladım.  Kah eğilip alıyorum şekerleri bir bir, kah bırakıyorum  yere… Hepsini tek tek toplamam gerektiği geldi içimden, toplamaya başladım avucuma bir yanda da aklımdan" Bunlar avucuma sığmayacak, neye koysam? ", düşüncesi…  Pamir Teacher’ın ; “Beliniz ağrır hocam onları toplarken “ demesiyle gene istençsiz bir alıp -bir bırakma refleksleri bende.

             Emine öğretmenin, gülümsemelerine, benimle şeker toplamalarına, Nefise  öğretmenin fotoğraf çekmesine takılıyor gözüm ve Kerem’den gelmem için çıkan izniyle şekerleri takip ediyorum. Hansel ve Grathel Kardeşlerin ormanda kaybolduklarındaki ekmek kırıntılarını takipleri düşüyor aklıma ve Emine’yle telepati yapıyoruz aynı konuda. Merakla ilerliyorum koridoru Nefise  foto çekmede, veeee fotoğrafçılar çoğalıyor, Hürriyet ve Pelin öğretmenlerim dahil oluyor çekimlere.. Bense şekerleri takip ederek kırmızı halıda yürüyor edasıyla gururla ve sevinçle ilerliyorum.
  
            Fuaye alanındaki muhteşem görüntüyü ömrümce unutacağımı sanmıyorum. Canlarım orada, öğretmenleri (arkadaşlarım) ve müdürümüz …
Bir yanda şiir okuyanlar,
"Benim annem, güzel annem" şarkısını usta kemancı edasıyla çalan Ardam bir yanda, 
Dans eden Ceren'le Elifnaz  bir yanda,
Beri yanda pankart tutan Yusuf ve Tuana, günü kutlamaya dair,
“Anneler Gününüz Kutlu Olsun” pazılını oluşturan Çınar, Ege, Mert, Ahmet Ege, Efe  öte yanda.
Canlarım karşıda bekleşirken ellerde çiçekler beni
Dizi dizi dizilmişler ,öğretmenleriyle birlik .
Dekor, mekan, kostümler müthiş…
                Ben coşkulu, ben gururlu, ben mutlu, ben sevinçli  , ağlamaklı ve duygulu en çok da gururlu… Nasıl da güzel bir organizasyondu bu.
               Karışık karmaşık duygular içinde gidip gelirken, “ANNEM” şiirleri kulaklarımda çınlıyor, sesler tanıdık, ama ortada yoklar, geldiği yeri arıyorum sesin..  nafile…
             Bütün çocuklarım geliyor aklıma gelmiş geçmiş. Meğer ne yüce duyguymuş bu, bir kez daha anlıyorum , minik minik yüreklerin içinde yer almak..
               Şaşkınlığım durulunca her birini öpüyorum tek tek ellerindeki çiçekleri derleyerek; aldığım çiçekler çiçek miydi, onlar mıydı, sevgileri miydi bilemeyerek alıyorum çiçekleri ellerinden tek tek. bütün öğrencilerimi de anıyorum, çiçeklerimi alırken, öperken çiçeklerimi… Bu ritüel ne güzel, ne bitmez bir şey, her birini öpüyorum tek tek.. binlercesini , binlercesini de beraber… Aklıma Gisto'dan ayrılışımız geliyor o hiç bitmeyen veda sahnesi defalarca defalarca bitip tükenmek bilmeyen el öpmeleri çocuklarımın hüzne boğuluyorum o gün bu gün de gururlu ve sevinç içindeyim öpmelerden.
Ne mutlu bana ki nice gönüle girmişim,
Ne mutlu bana ki böyle güzel evlatlar yetiştirmişim,
Ne mutlu bana ki ikinci  anneleri olmuşum,
Bir günlük de olsa anneleri yerine konmuşum….
Sevmekle, öpmekle bitiremedim onları bugün,
Ne çoktular, ne çoktular…
Çokluklar içinde ne de hoştular.

                  Bugün ben,  “Anne!” dedikleri ben, duygulanmış küçük bir çocuk,
                  Onlar , bana özel sunumlarıyla , kocaman kocamandılar çoookkk…

                                                               12.05.2017

                                                          Günay UZUNER

14 Şubat 2017 Salı

                                                                  KULAK NEREDE ?
                      Öğle paydosu… Zile beş kala… Bir feryat bir fizah kopar sınıfın birinden… çocuklar paniklemiş etrafa koşuşmakta…
                      Öğretmen sınıfa girmek üzere tam da. Sese, sınıfına yönelir. Gördüğü manzara korkunç. Minik öğrencisi kanlar içinde. Sınıf içinde arkadaşlarıyla koşuştururken ayağı tökezlemiş, sıranın köşesine çarpmış. Kulağı yırtılmıştır yavrucağın.
                      Öğretmen öğrenciyi sakinleştirmekle birlikte peçeteyle kanayan yaraya tampon yapar alel acele, okul yönetimine de haber verir aynı esnada.
                       Okulun iki yöneticisi vakit kaybetmez, koşarak varırlar olay yerine, gördükleri manzara  gerçekten de korkunçtur, her yer kan içinde. Öğrencinin kulağı kopmuştur görünüşte. Tüm yöneticiler bir araya gelir, hızlıca örgütlenip, genç öğretmeni çocuğun yanına katar; bir de genç bir arkadaşını dersten çağırıp onu da onun yanına katıp bindirirler okula ait bir taşıta.
                        Bir yaralı küçük çocuk kan revan , iki genç öğretmen bir şoför panikle düzülürler yola,  nereye gideceklerini bilmeden .
                         Okuldaki panik hal bir ara duralanır ve akıllara çocuğun kulağının koptuğu gelir. Koca koca muavinler dizlerinin üzerine çökmüş kopan kulağın parçalarını aramaktadır, yerlerde sınıfta.
                        Olay kulaktan kulağa yayıldıkça bir merak sarar herkesi ve koşuştururlar olay yerine. Gelenlerin gördüğü ise ürkütücüdür, yerdeki kan damlalarının içinde kulak parçası aranmakta. Sınıfa girmek istemezler , ezmekten korktuklarından aranan kulak parçasını. Bir kısmı da  çocukları oturmaları için uyarmaktadır, parçayı korumak adına. Sınıftan çıkan olayı daha bir vahimleştirerek kulağın kopmuş olduğu haberini verir duymayana. “vah vah”lar çoğaldıkça çoğalır. Sesli düşünmeler başlar  bu defa:
-        Yazık çocuğa!
-        Şimdi ne olacak?
-        Kulak bulundu mu?
-        Ya plastik cerraha yetişmezse zamanında kulak!
-        …… hastanesindeki plastik cerrah çok iyiymiş.
-     Çok da masraflıymış uzuv eklemek...
-     Çocuk sakat kalmasın da...
-        Ailesine haber verildi mi acaba?
-        Nöbetçi kimdi?
-        Çocuklar mı itmiş?
-        Nasıl söylenir ki aileye böyle bir şey!
-        Annesi mahvolmuştur şimdi.
-     Ben annesinin yerinde olmak istemezdim.
-     Ben de haber veren ...
-        Olan çocuğa oldu.
-        Kopan parça bulunamamış.
-        Ya şimdi ne olacak?
        Öğretmen bindikleri taşıtta yol alırken olayın şaşkınlığını üzerinden atar ve bir hastaneye
gideceklerini anımsayarak, komutu verir şoföre:
-        En yakın hastaneye!
                     Çok şükür ki şaşkınlığı çabuk geçmiş olayı eline almış, mantıklı düşünüp, mantıklı hareket etmeye başlamıştır. Onlar yol alırken hastaneye doğru telefonu çalar hızlı hızlı …sanki arayanın değil de telefonun telaşı var gibi hızlıca çalmıştır. Aceleyle telefonu açar  öğretmen “ Hocam çocuğun yakasına bir bakar mısın kulağın parçası orada mı, biz çok aradık, sınıfta bulamadık da yakasında yoksa arabaya, yerlere bakın ”  demektedir telaşla yöneticisi karşı taraftan. Muavinlerden birisi: ” Çocuğun yakasında gördüm  kulağın parçasını…” demektedir ısrarla çünkü. Kulak omuzdan düşmüştür düşüncesiyle ,vakit kaybetmemek adına yerlerde uzunca müddet aranmıştır kulak parçası, sınıfta, koridorda, arabaya binilen yere kadar hatta, dört ayak üstünde; bulunamayınca da yerlerde, hala çocuğun yakasında olduğu savı düşmüştür akıllarına.
                      Eyvahlar olsun ki ne olacaktı şimdi?  Neyin kulağı, neyin araması, neyin bulunmamasıydı bu. Kulak mı, yakada mı?  Çocuğun yakası, boynu, üstü başı kanlar içindeydi de kulak mulak yoktu. Başından aşağı kaynar sular döküldü öğretmenin, çaresiz bakışları arkadaşının sorgulayan bakışlarıyla kavuştu, bir imdat arıyordu şimdi. Nasıl bir durumdu bu. Çocuğunun yarasına tampon yaparken hiç düşünmemişti ki kulak kopmuş mu, kopmamış mı.O kanamayı durdurma telaşına kapılmıştı ilk önce. Aklından binlerce deli soru geçmekteydi şimdi şimşek hızıyla ardı
 ardına;  ne yazık ki hiç birinin yanıtı yoktu kendinde . Çaresiz bakınırken çocuğun üzerine gözleriyle ustaca , feryat ederek ağlayan yavrucuğu korkutmaktan kaçınarak, hastaneye varmışlardı çok şükür. Korkularının yanı sıra güvenli ellere ulaştıkları için hafif bir rahatlık , umut sardı benliğini. Araba yanaşır yanaşmaz acilin kapısına , kucakladığı gibi yavrucağı daldı hışımla hastaneden içeri;
-        Doktooooooooooooooor, diyebildi olanca gücüyle bağırarak. Bağırmasıyla bir görevlinin
çocuğu  kucağından sedyeye alması bir oldu. Sessiz ve hızlıca seyirttiler sedyenin ardından.
Doktor koşarak geldi.
-        Kulağı kopmuş, dedi öğretmen. Doktor öğretmene şöyle bir bakıp özenle tamponu kaldırdı;
-        Kulak yerinde duruyor,  dedi gülümsemeyle ve işine koyuldu. 
       Kulak üst bölümden birazcık kesilmişti, üç dikişle kesilen yeri onardılar, herkes rahat 
bir nefes almış, sinirden ve şükürden önü alınamaz  karma karışık gülmeler başlamıştı...

                                                                                                                14.02.2017
                                                                                                        GÜNAY UZUNER

26 Mart 2016 Cumartesi

KIRMIZI KARANFİLİN HİKAYESİ
Hikaye bu ya;
Karanfilin, kırmızı karanfilin hikayesi,
Bakire kalmaya ant içen Artemis
Yakışıklı çoban Orion'a aşık olup 

Yemininden vazgeçer
Ve onunla evlenmek ister.
İkiz kardeşi Apollo
Evlenmelerine karşı çıkar.
Çünkü kendinden çok sevmiştir kardeşi
Çoban Orion'u.
Vaz geçirmeye çalışır kardeşini 
Orion'u çeşitli kereler tehdit eder.
Ne Artemis, ne Orion bu sevdadan vaz geçmez.
Orion bir gün denize açılmıştır.
Ufukta bir nokta gibidir.
Apollon Artemis'i kandırarak
Uzaktaki noktaya atış yapmasını ister.
İyi bir avcı olan Artemis de
Sevgilisi Orion'u başından vurur.

Kan kızıla boyanan denizi görünce
Gerçeği anlamış kahrolmuştur.
Çok üzgün olan Artemis babası Zeus'tan
Her daim yaşasın diye
Orion'u gökyüzüne ışıması için
Çıkarmasını ister.

Tanrılar tanrısı kızının dileğini ikilemez.
Orion takım yıldızı olarak
Gökyüzünde ışıya dururken
Artemis bir gün avlanmaya çıkar
Kötü bir gündür
Eli boş döner.
Ormanda flüt çalan genç bir çobana rastlar
Çobanın müziğiyle hayvanları kaçırdığını düşünür.
Çok kızar,
Orion gelir aklına ve çobanı kıskanır.
Çobanın gözleri Artemis'in güzelliği karşısında
Yıldız yıldız parlamaktadır.
Genç adamın gözlerini oyup yere atar…
Çoban başını göğe çevirir
Artemis'e " Gözlerimi aldın ama
Orion'u görüyorum " der.
Artemis göğe bakar,
Orion'u görür ve durulur.
Öfkesi dindiğinde
Çobanın masum olduğunu anlar,
Öfkesinin kurbanı olmuştur tanrıça.
Pişmandır.
Ama yapabileceği bir şey yoktur…
Çobanın gözlerinin düştüğü toprakta ise
İki çiçek açar
Kan kırmızısı
İki karanfil…
O gün bugündür
Kırmızı karanfil
Dökülen masum kanın simgesidir…

Aşkın simgesidir.Binlerce yıldır
Masumiyeti
Sevgiyi
Güzelliği
Özgürlüğü
Eşitliği
Haksızlığı
Pişmanlığı
Barındırır kırmızı karanfil.
Kırmızı karanfil erdemdir,
Parayla satın alınamaz…
Parayla ölçülemez.

Ve kırmızı karanfil 
Zulme karşı direnmek,
Ölüme karşı yeniden doğmaktır.
Hiç bir vakit boyun eğmez
Her daim dimdik durur
Kırmızı karanfil.
                                          26.03.2016
                                        GÜNAY UZUNER

not: Artemis efsanelerinden derlenmiştir.

28 Ocak 2016 Perşembe

yitip giden kaygılar

                        Korkuları  Devirmek
          Eften püften nedenlerin korkuları  hummalı bir sancı gibi sarmıştı tüm benliğimi. Gölgemden  bile  korkar olmuştum önceleri.
         Cesur yanlarım hiç mi yoktu, çoktu hem de, "gözükara" tabiri görenlerce benle örtüşürdü. Bir yangına gözü kapalı dalardım korkusuzca, ama gök gürültüsünü duyar duymaz divanın altında alırdım soluğu. En çok köşe dönmekten korkardım,  köşeyi dönerken geniş çember çizmek adetimdi, ya da gideceğim yolu uzatırdım. Fareden korkar, boş evde tıkırtıdan korkar, arkamdan biri seslense korkar, korkar da korkardım.
      Öğretmen olduğum ilk görev yerime ilk gidişim. Bir haftalık evliyim. Köy minibüsü bizi meydanda bıraktı, okulu tarif etti şoför. Okul  dağın tepesinde, köy aşağıda kalmıştı. İndiğimiz yerden yukarı gitmiyordu arabalar. Yürümeye başladık eşimle, başladık ki tam, köye gelen yabancıları hisseden köpekler  havlayarak  saldırmaya başladılar üzerimize.
     Ömründe  köyde yaşamamış bir genç kız, sivri topuk epa çizmeler ayağında, yanında yeni evlendiği eşi, ben. Şehir merkezinde bir çok yer teklif eden vali, milli eğitim müdürüne karşı hayır “köye gideceğim “ diye tutturan ben. Ve her şeyden korkan ben.
        Karşımızda aslanları andıran büyüklükte, iri kıyım köpekler kükreyerek, havlayarak  bize doğru geliyor, ben korkudan tir tir titriyor, kaçmaya çalışıyorum eşimin eline sıkı sıkı tutunarak. Kaçmaya çalışıyorum fakat ne sivri topuk epa çizmelerim bayırda yürümeme fırsat veriyor, ne etrafta olup biteni seyredenler, köpekleri zapt etmeye çalışanların bakışları korkumu ele vermeme fırsat veriyor. Korkudan öleceğim, dönsem minibüs az ileride ve nereyi istesem oraya atamamı yapacak devlet kadrosu hazır bekliyor. Çok korkuyorum çook fakat bir çok idealle geldiğim bu köyde çalışamama korkusu daha ağır basıyor. İnatla çıkıyorum bayır yukarı elim eşimin elinde köpekler havlamakta, sahipleri  engel olmaya çalışıyorlar. Biz hengameyle tepeye yaklaşınca  gürültüye seyirten çocukları görüyoruz tepenin başında.
      Neden sonra  o gün söylenildiğini öğrendiğim bir çift söz, benim öğrencim olacak olan “DELİ HAMİT”in sözü  “Öğretmen, öğretmen, o kari o adamın elini neden tutuyor?” sözü  beni hala düşündürür.  
         Hamit deli dolu bir çocuktu. Güç bela okumayı öğrendi. Öğrenince okuma yazmayı bir akıllandı bir akıllandı  sormayın. İşte  o deli oğulun  sözüne hep yanıt aradım durdum. O ki okumayı öğrendikten sonra adeta yaverim yoldaşım oldu benim. Türkçe bilmeyen insanlarla iletişimimdeki korkularımı, öğrencilerimle dil diyaloglarımın kaygısını,  çocuğumu büyütürken ki ortamdan sakıncalarımı onunla yendim.  Ve bir çok korkularımı diğer öğrencilerimden aldığım güçle yendiğim gibi…
         Korkularımı o dönem hiç anlatamadım çocuklara, küçük çocukların hiçbir şeyden korkmadıklarını gördükçe cesareti öğrendim onlardan. Onların korkularını gördükçe onlara cesaret aşılamam gerektiğini hissettim onlarla yaşarken. Bir köyde yaşarken yaptığım hatalardan ( onlara göre) ortamına göre yaşamayı, davranmayı öğrendim, ama hep öncü, hep aydınlatıcı, hep bir tık önde olmayı yeğledim.
     1999 Eylül’ünde okulların açıldığı gün deprem olduğunda , tam da sabahçıların çıkış, öğlecilerin giriş saatinde, üçbin öğrenciyi korkusuzca yönlendirdiğimi gördüm, bir başıma, nice babayiğitlerin korkudan masa altına sindiği sıralarda. Tinercilerin öğrencilerime bıçaklarla saldırdığında bıçağın üzerine yürüdüğümü gördüm sonraları, bir babanın elinden alışımı gördüm döğerken oğlunu, bir arabanın devrildiğinde içinden bir başıma yaralıyı çıkardığımı gördüm. Ve korkularımı yendiğimi gördüm. Zaman zaman ani sıçrayışlarım olsa da.
    Öğretmen cesur olmalıydı onu öğrendim. Ne cehaletten korktum, ne hainlerden, ne zorbalardan artık. Yetememekten korktum bir tek öğrencilerime , hep çalıştım, çok çalıştım…
    Köy yerinde bir kadın bir erkeğin elini tutmazdı onlara göre. Hamit de bunu fark etmişti ki nedenini soruvermişti öğretmenine, ben o vakit nedenini anlatamadım onlara, güçlenmeye baktım, güç kazandım, güç verdim hep.
     Bir gün eski bir öğrencimle karşılaştım, ziyaretime gelmişti, ordan buradan konuşurken Hamit’in onsekizine varmadan inşaattan düşerek öldüğünü söyledi. O ,eve ekmek götürmek için çocuk yaşında düşmüştü gurbet ellere ve çocuk bedenini bırakıvermişti bir lokma uğruna yükseklerden yerlere.
      İnsan kaybı, bir sela çok etkiler beni ama en çok etkileyeni Hamit’in ölümünü duyuşum oldu. Oracıkta iki damla gözyaşımı korkmadan akıtıverdim, eski öğrencimin karşısında. Hiç farkında olmadan bir sözüyle öylesine etkilemişti ki beni, ben  çocukların karşısında hep dik durdum, dim dik, korkusuzca, onların benim koruyuculuğuma ihtiyaçları vardı çünkü.  
     Hamit’in ölümünü duyuşumun  hemen ardından  duyguları işliyorduk bir gün derste,”Siz de korkar mısınız  öğretmenim?”dedi en cesuru. Korkularımı, Hamit’i anlattım, köpeklerle sonradan dost oluşumu, korkularımı çocuklarla yenişimi anlattım; inanmadılar, şaka yaptığımı söylediler. Gülüştük epeyce.
         Şunu fark ettim bu defa ben çocuklarımla duygularımı paylaşmaktan da korkmuyordum artık. Gücümü mesleğimden, bilgimden, çocuklara olan sevgimden alıyordum. Ama köşeyi dönerken ufacıcık bir kaygım da yok değil hani, laf aramızda ; Dünya halleri buna dahil değil tabi … J
                                                                                                       10.09. 2015

                                                                                                  GÜNAY UZUNER

8 Haziran 2015 Pazartesi

SIRT SIVAZLAMALAR BİTER DE .. .
HEP SIRTI SIVAZLANACAK DEĞİL YA
Iğdır kadınlarına selam olsun
Bizim oralarda kadınlar yolda yabancı bir erkekle karşılaştı mı arkalarını döner, ya yollarını değiştirir, ya da o geçip gidene kadar kenarda beklerler, hele de bi yabanılla karşılaştığında saldırmasın diye kuytuya sinerler veya aslan kesilir üzerine yürürler…
Adamın biri gelmiş de Iğdır’a, kadınlar sırtını dönmüş. Bilmez ki halkına yabancıdır zatları.
Yabancıdır çünkü cumhurun değil, partisinin başkanıdır,
Yabancıdır çünkü halkı işsizken o altın yaldızlı bardaklarla su içmekte,
Yabancıdır çünkü asgari ücret sekizyüzken o fazlalıklarını ayakkabı kutularında saklamakta,
Halk askerde vatan beklerken o çürüğe ayırmıştır evladını ya da bedelliye yazdırmış,
Halkı çerez nedir bilmezken evine çerez giremezken çerez parası (?) ederindeki arabaları hibe etmektedir ,
Yabancıdır halkına çünkü analarına küfretmektedir halkının, acılı anaların yasıyla alay etmektedir,
“Kim ne diyecek ben vur emri verdim “ diyecek kadar da pişkindir üstelik acılara gülerek.
Öfke kusmaktadır halkına, düşmandır ondan olmayan,
Yabancıdır halkına çünkü, değerlerini altüst etmiştir toplumun,
Diplomalarını başarıyla edinmiş gençlerin sınav barajlarında senelerce boğulduğunu görmemektedir,
Dahası tek akıllı kendisi sanır, akıl vermeye kalkar,
Edebinden küfredemezmiş halkına, yoksa küfredecekmiş, bilmezmiş ki edepsizliğin daniskasıdır halkını tanımayan, çektiklerini bilmeyen, yaşadıklarını görmezden gelen onu , yabanıl bilip sırtını dönen halkına , kadınlara küfrü reva görmek.
O kadar çook yabancıdır ki halkına, halkın aklı başındayken , kendinin beyni bacaklarının arasındadır,
Haydi kadınlar, aslan olmaya hacet yok kükre yabanılın üstüne öyle kükre ki bacaklarının arasında hep takılı kalsın beyni , kafası; takılı kalsın ki kafası bacaklarının arasında sağa sola uzattığı zehirli dili oradan çıkamasın !
3 HAZİRAN 2015
GÜNAY UZUNER

19 Mayıs 2015 Salı

EY DÜNYALI!
Ozon tabakası delinmiş diyorlar.
Küresel ısınma baş göstermiş.
Çernobil’in etkileri asırlarca sürecekmiş,
Hiroşima’nın, Nagazaki’nin ki hala ortada.
Nükleer enerjiyi keşfetmiş alimler,
Çok da yararlı bir enerjiymiş.
Ama ondan bomba da yapılacakmış;
Atılan bombanın yalnızca insanaymış etkisi,
Maddi zararı yokmuş hiç, binalar yerinde duracakmış.
Fabrikalardan atılan radyasyon atıkları
Denizlerdeki balıkları, tarladaki böcekleri
Yok edermiş, dumanı da kuşları.
Nükleer atıkların % 95’i yeniden kullanılabilirmiş.
Salgın hastalıkların önü alınamazmış.
Çocukların yüzlerinin solukluğuna,
İnsanların kanserden ölmesine
Beslenme yetersizliği demişler, ekonomik demişler,
Kader demişler.
Bu enerji tıpta da kullanılıyormuş;
Röntgen, ultrason birimleri morgla aynı yerdeymiş hastanelerde;
Bebeklerin, çocukların, hamilelerin orada bulunması tehlikeli ve yasakmış.
Ultrasonun  zarar ı santralin verdiğinin milyonda biri kadarmış.
Ülkemizde elektrik azmış, borç alıyormuşuz.
Nükleer  enerji santrallerinden  elektrik üretiliyormuş,
Borçlarımız da bitecekmiş hani (?)
Başında efil efil esen dağlarımı,
Anadolumun ırmaklarını saymayayım tek tek bilirsiniz hepiniz…
Rüzgar türbinleri rüzgarla dans edecek, barajlar kurulacak,
Oysa küresel ısınma ile onlar da yok olacak (!)
Bu enerji çok güçlüymüş,
Atomun çekirdeği parçalanarak ortaya çıkmış,
Bir patlaması dünyayı yok edecek güçteymiş..
Yaşam sevdalıları, tehlikeyi fark edip kapatmışlar santrallerini.
Dev dediğimiz ülkeler dünya bizim olsun hevesindeler,
Kursaklarında daha yok ettikleri medeniyetler.
Savaşı kızıştırınca onlar yer altı sığınaklarından uzay mekiklerine binip
Keşfettikleri yeni dünyalara doğru seyreylerken
Biz de uçan balonlarımıza tutunup,
Çıkıverirdik ozon deliğinden dışarı
Uzay boşluğunda seyrederdik alemi (!)
Bir küçük masum  parfüm şişesinin  suçuymuş ozonu delmek,
Kuraklık dediler, sel dediler, kar çok bu yıl dediler,
Hava kendi kendine kirli dediler
Suçu hep doğaya attılar
Demediler ki hiç elimizdeki güç dünyayı yok etmekte
Yok etmekte dünyayı aç gözlü sırtlanların pis hırsı.
Ey dünyalı !
Ben oniki yaşında bir çocuğum.
Tüm bu saydıklarım benim safsatam değil,  bilirkişiler söylüyor.
Bunları duydukça insanlığın yok olmasından korkuyorum,
Gidişat gidişat değil, dur diyemiyor, durduramıyorum,
Küçücüğüm ben bir şey yapamamaktan utanıyorum;
Savaşta ölen bir yaşıtımın ağzından sizlere sesleniyorum:
“Bana güneşimi verin!” diyor, Hiroşimalı çocuç.
“Bana umutlarımı geri verin,
Sizin olsun tüm bedenim,
Sizin olsun Nagazaki,
 Sizin olsun Hiroşima, Japonya.
Sizin olsun tümden Dünya,
Bana yalnız gözlerimi verin.”
                                              Mart 2008
                                          GÜNAY UZUNER

                                        
BU SABAH DOĞAN GÜNEŞ
            Yıl 1918.
            Birinci Dünya Savaşı bitmiş, Dünya  harabeye dönmüş, Osmanlı İmparatorluğu bu savaştan yenik çıkmış, topraklarının büyük bölümünü kaybetmiş, askerleri yok denecek kadar azalmıştır.
           Ülkemiz zifiri bir karanlığın içine gömülmüştü.
           Mondros Ateşkes  Antlaşmasıyla İmparatorluk parçalanmaya başlamış, padişah canı ve malının kaygısına düşmüş… Düşman gemileri rahatça boğazı geçerek başkent İstanbul’u işgal etmişti. Genç komutan Mustafa Kemal bu duruma karşı  koyarak emrindeki askerleri teslim etmemek için direniyordu. Bu tutum hükümeti çok kızdırmış, Mustafa Kemal’in emrindeki ordular dağıtılmıştı.
         Düşman gemileri teker teker boğaza girmekteydi. Halk çaresizlik içinde karanlığın denizinde boğuluyordu.
         Bir yürek, vatan sevdasıyla yanan bir yürek ; “GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER!” diye gürlemişti. Bu ses  küçücük bir ışık sızıntısıydı o zamanlar karanlığın perdesini aralayan…  Mustafa Kemal’in sesiydi bu ses,  karanlığın denizinde boğulan, dağlanan yüreklere  su serpen…
         Karanlıklar içinden, karanlıkları getirirken ülkemize düşman gemiler, bir gemi yol aldı 16 Mayıs 1919 sabahı İstanbul’dan Samsun’a doğru. İçinde inanç vardı, umut vardı, ışık vardı o geminin. İçinde; “Karanlıkları dağıtıp ışığa kavuşacağız !” diyen bir ses vardı, çare vardı… İçinde MUSTAFA KEMAL vardı o geminin.
         Bandırma Vapuru’ ydu adı… Harap, çökük gibi görünmesine karşın çare yüklüydü. Karadeniz’in hırçın dalgalarını yara yara yol aldı ağır yükü, köhne haliyle.
         Varmalıydı Anadolu’ya tez elden. Kurtuluşa ulaşılmalıydı. Çıkmalıydı karanlıklar aydınlığa bir an önce.
          Esir olmak ne demekti? Tatmamalı, bilmemeliydik; özgürlüktü karakterimiz, hep özgür kalmalıydık.
         Ama çaresizdik.. İstanbul Hükümeti  gözden çıkarmış, çoktan unutmuştu halkını. Çare kimdi, çare nerde idi, bilmezdik o zaman. O çare ki adı tarihe yazılı şimdi, Karadeniz’de yol alıyordu.
           Yol uzun, yol karanlık, dalgalar zorlu,Karadeniz hırçın, yük çoook ağır. Bir memleketin umudu yüklü.
           Yol aldıkça gemi ufuk ağarmaya başlıyor, ışığı, umudu görüyordu gemidekiler, ışığı, umudu yansıtıyordu. Kıyıda bekleşenler umudu, ışığı görüyordu gemide. Gemi kıyıya yaklaştıkça yürekler hızla atmaya, kurtuluş heyecanı sarmaya başladı herkesi.
           Bir ışık yayıldı birden, Samsun kıyılarından Anadolu’ya doğru. Güneş doğmuştu. 19 Mayıs sabahı; MUSTAFA KEMAL doğmuştu.
            Bu gün 19 Mayıs , Mayısın 19’u. Cumhuriyetimiz  92 yaşında, sonsuza dek sürecek. Özgürlüğümüz de öyle. Bizi güneşiyle aydınlatan  kurtuluşa götüren bu bayramı, TÜRKİYE CUMHURİYETİ’ni emanet ettiği biz gençlere adayan MUSTAFA KEMAL’imizi  unutmadık, hiç  unutmayacağız.
            MUSTAFA KEMAL’le Atamızla beraber, TÜRKİYE CUMHURİYETİ doğmuştu 19 Mayıs 1919 sabahı. Doğum günün kutlu olsun Atatürk’üm, doğum günümüz kutlu olsun!
            19  Mayıs Atatürk’ü Anma  Gençlik ve  Spor Bayramımız kutlu olsun!...
                                                                                                                  
                                                                                                          19 .05.2015

                                                                                                     GÜNAY UZUNER