13 Ağustos 2011 Cumartesi

BEN GİDERKEN

                                              

                                                                                                               Siboş’a
          Ballıbabalar açmış… Yağmurla beraber kokusu daha bir hoş, ıslaklıktan renkleri daha bir parlak ve göz alıcı. İçim hicranlarla doluyken, İçim küskünken kendime ve şimdiden hasretle kavrulurken otuz yıllık sevdamdan ayrılışımda yağmurun üzerime serpen serinliği ve ballıbabaların gözüme ilişen canlılığı, hele de o güzelim mor rengi beni ızdırabımdan kurtardı. 

         Yola sağdan soldan gelmiş, rüzgârın ve ayakların taşıdığı tozlar ile kaldırım kenarlarındaki tel örgünün kazıklarının dibindeki ve alelacele kondurulmuş olan elektrik direklerinin diplerinin üstün körü kapatıldığı bir avuç toprak yağmurla kavuşunca oluşan o mis kokusu insanın ruhunu efsunluyor. O koku, büyüsüne kapılmayanı olmayan o koku, maalesef bir ad bile konmamış olan o eşsiz kokunun, huzur vermediği insan var mıdır ki dünyada?

          İşte o elektrik direklerinin ve çitlerin kazıklarının dibin deki mis kokulu o bir avuç toprakta ballıbabalar açmış.

         Minibüsten inmiş büyüdüğüm şehre gitmek için otogara doğru yürüyorum. Oturduğum semtten otogara giden minibüsü de bu gün keşfettim, yıllardır aynı semtte oturup yüzlerce kez otogara gelmeme karşın. Hep uzun yolları dolaşırdım çift vesaitle yolun bir kısmını da yürüyerek ya da taksiyle giderdik kestirmece otogara.

         Ne yana gidişimin pek farkında değilim, gittiğim yönün doğru olduğunu belli belirsiz sezebildiğimden kaygım da yok; yönümü ben belirlemiyorum da sanki ayaklarım bilirmişçesine beni o yöne sürüklüyor sadece, dalgınım. İnceden çiseleyen yağmurun da pek farkında değilim gibi, acele bile etmiyorum; yağmursa ahmakıslatan cinsten. Yol kenarındaki çimenlerin, ballıbabaların parlaklıkları olmasa, toprak toprak kokmasa ortalık, yine de anlamayacağım yağdığını.

        Gözüme ilişen ballıbabalar birden dalgınlıktan kurtarıyor beni.  Bir de toprağın içime işleyen o bildik keskin kokusu. Evet, ballıbabalar açmış. Yol boyunca seninle yürüyorlar sanki yayılmışlar toprak buldukları her yere, yeşillikler arasına ballıbabalar. “Elime alıp emer miyim ucundan şimdi?” diye geçirdim içimden; ı ıhhh, yok öyle bir istek bende ama  “Tad alır mıyım ki eskisi gibi?” diye düşünmekten de alamıyorum kendimi. Buna rağmen eğilip bir dal kopararak tekrar tatmak aklıma bile gelmedi. Niye tatmadım ki hem? Hatırladığım tatların, eski anıların büyüsünün bozulmasından mı korktum yoksa? Yoksa yoksa o tada doymuşluğumdan mı?

       Islak yolda yürürken gözümü alamadığım, koca metropolün koskoca otogarını komşu mahalleden ayıran dikenli tellerin bağlandıkları yere kakılan derme çatma kazıkların dibinde buldukları az bir toprakta açan çimenler arasındaki o güzelim ballıbabalar, eskilere götürdü beni çoook eskilere.

        Bir resim, dimağımın duvarına asılı kalmış bir resim. Hareketleniyor birden. Ben içine girip küçülüyorum. Beynimdeki resmin karesinin imgesinden hatırıma yansıyan aynı böyle yeşillikler içinde ballıbabalar açmış olması. Bir avuç toprakta değil yalnız, göz alabildiğine geniş, uçsuz bucaksız mümbit tarlalarda. Ve o tarlalarda kızlı erkekli beş on çocuk arkaları dönük hoplaya zıplaya, neşe içinde koşuşuyoruz tablonun içine içine doğru. Tablo içeri doğru uzayıp, derinleşip, gidiyor. Hem içindeyim tablonun gidiyorum çocuklarla beraber boyumuzca çayırları yara yara, hem de arkalarından seyrediyorum onları tablonun dışından. Ben hangisiyim, hangi bedende koşuyor ve dünden bu günün dününü gözlüyorum diye düşünürken kimseyi de çok hatırlama- dığımı fark ediyorum; canım sıkılıyor gene. Dışındayken seyreylediğim tablo mavi, yeşil, sarı, lila ağırlıklı. İçinde koşuştuğum tablo; dışarıdan içeri- içerden dışarı geçişlerdeki griliklere rağmen, tabiattaki renklerin açıklı koyulu tüm tonlarını içermekte.

           Onca çocuk içinde bir bedenin içinde koşuşan bir ben tanıdık, yüzlerini hatırlamıyorum diğerlerinin, ondan ki resmi arkadan gözlüyorum hatırımda. Neşe ile coşup oynadığımız ne de çok şey paylaşılan arkadaşlıklardan geriye tek bir hoş seda kalırken nasıl oluyor da bir kır çiçeği tüm kıvrımları ve kokusunun tüm aroması, rengi ile yanımızda beliriveriyor.

           Çocukluk arkadaşlıklarını ömürlerince sürdürenleri kıskandım hep. Konup göçmekten kalıcı dostluklarım olmadı hiç.  Ondan olsa çocukları çok sevdim, arkadaş oldum onlarla. Sürekliliği yok çocuklarla arkadaşlığımın ama, çocukluk başlangıç ya yaşama, arkadaşlığa başlıyorum, çocuklar büyüyor, ben başka diyarlarda,  başka başlangıçlarla yeni çocuk arkadaşlarımla yeniden merhaba diyorum bir müddet sona erecek dostluklarıma…

        Onca yaşanmışlıklardan, paylaşmışlıklardan geriye yalnızca adsız çocuk arkadaşlarım ve çocuk ben beliriyoruz koşuşan, diz boyu otlarla renk renk çiçeklerin bittiği tarlalarda belleğimde şimdi çiçeklerin biçimleri, renkleri ve kokularıyla beraber. Neler konuşmuştuk, nelere gülmüştük ve üzülmüştük, hangileri sınıf arkadaşımdı, hangileri komşu, kimdi onlar, şimdi nerelerdeler, nasıllar? Elde kalansa eylemlilikler şimdi, her daim aynı olan, hiç değişmeyen börtü böcek , çiçek çimenle beraber. Börtü böcekler, çiçek çimenler de mevsimlik değil mi benim dostluklarım gibi? Ağaçlar gibi yıllanamıyorlar, köklenemiyorlar, tıpkı benim gibi… Sil baştan sil baştan her bahar yeniden yeniden doğuyorlar çiçeklerle çimenler, börtü böcekler, ne şekilleri ne renkleri değişiyor, göçüp göçüp konarken; benim ruhumun, insanlara olan sevgimin aynı olması gibi.

       Memur çocuğu olmanın sonuçları bunlar işte; hele de durmadan sürülen sürgün bir memurun çocuğu; bir yere konuyorsun ve arkadaşlıklar, dostluklar pekişmeden göçüyorsun zorunlu. ”Sürgün her yerde hep yalnızdır” diyor ya Sezen şarkısında, çocuklarının sürgünlüklerinden sağa sola savrulmuş- luklarından, kalabalıklardaki yalnızlıklarından insanların başlangıçlardaki yadırgayan bakışlarından, dışlanmışlıklarından bahsetmiyor hiç.  Sürgün çocukları her yerde hep dışarıdan seyredendir, yapayalnızdır oysa. Lütfettiklerinde onlarla oluyorsun o da niceden sonra , tam da yeni bir sürgün dönemi başlayana doğru. Tam da ballıbabaların kıyıda, köşede, kazıkların dibinde açıp da çoğu insanlarca fark edilmedikleri gibi.

       Sonra sonra alışıyorsun ayrılıklara üzülmemek için bu günkü gibi sessizce göçüp gidiyorsun, ağlamaklıklar olmasın diye sessiz sedasız. Gözyaşlarını içine akıta akıta yüreğine, sıkıştırırsın acılarını, hüzünlerini, ayrıkları ve özlemlerini yüreğinde; sertleşir sıkışmışlıktan taş olur, kaya olur yüreğin de ,bir de taş bastın mı bağrına sen de sertleşirsin taş olur kalbin, ağlamaz olursun acılara da , ayrılıklara da, yalnızlıklara da,yaşayıp yaşayıp birbirine eklenmeyen tükenmiş zamana daa…………. Ve içine alınmayan paylaşımların, yadırganmışlıkların, dışlanmışlıkların çocuk kalbindeki küslüklerine de alışıyorsun. Küslüklerin de ekleniyor birbirine ve öylece yalnızlaşıyorsun kalabalıklarda tekleşiyorsun. Her şeye, herkese anlamını bilmez kırgınlıklar taşıyorsun, minik yüreğinde taşıdığın kocaman insan sevgisine rağmen. Ve de anlam veremiyorsun insanlara aş, iş, istemenin, dostça, sevgiyle, barış içinde, kardeşçe yaşamayı istemenin, öyle olmasının dünyaya huzur getireceğini söylemenin nesinin kötü olduğunu çocuk aklınla sorgulayıp duruyorsun da yanıtı yok ortada, yanıt verense hiç yok. Kendinle konuşa konuşa sürgünlerdeki yalnızlıklarda kendinle dost oluyorsun çoğu kez de, arada sırada da kendine de düşman.   

      Yüzleri, adları gelmese de hatıra, hatırladığım işte böyle o vakitler her birimiz bağdan açılan danalar gibi zapt edilmez bir coşkuyla koşarak açıldık mı kırlara, bir kaç dal koparıp demet demet buket yaparak elimize papatya ve ballıbabalardan, otururduk arkadaşlarla neşe içinde papatyalarla bezenmiş çimenler üstüne ya da yüksekçe bir kayanın tepesine… Kâh bir papatyanın üzerine konmuş minik bir uğur böceğini alarak avucumuza tekerlemesini yuvarlatıp durarak dilimizde “ Uç uç böcecik annen sana tellik pabuç alacak…” diye uğur böceği uçururduk masum dileklerimize, kâh papatyalardan fal bakardık olmayan çocuksu sevgimize “Seviyor-sevmiyor…” diye, kâh kınalar yakardık kırlardaki oyunlardan kir pas olmuş ellerimize, en çoğu da o kirli paslı ellerimizle bal emerdik tadına vara vara ballıbabalardan kirin tozun tadını da katarak. En zevklisiyse yüksek kayalardan salındırdığımız bacaklarımızı aynı tempoda sallandırmaktı sanki yaptıklarımızın tadı böyle daha bir çıkıyordu.

         Üzerine zevkle konduğumuz o kayalar ki kocaman kocamandılar. Tarlaların uçsuz bucaksız olduğu gibi kayalar da dağ gibi yüce görünürdü gözümüze. Masallardaki Kaf Dağı bu kayalardı bizim için, kayaların üzerinden görünen uzaktaki çok uzaktaki görünen yerlerde peri padişahının evleri. “Güneş’e Gitmek İsteyen Çocuk” metni vardı Türkçe kitaplarında; çocuk yürürdü yürürdü de güneş hep uzaktaydı, varamazdı ona, işte o yüzden uzaktan gözüken peri padişahının evleri ulaşılmaz diye gitme isteği bile olmazdı içimizde, hem kötü büyücü de yollarımızı kesebilirdi. Bize kırlar bahçeler yetiyordu, dünyamız bahçelerimizin büyüklüğü ile sınırlıydı, hayal kurmak bile yasaktı, hayallerimizin önünde elinde zehirli kırmızı elma ile bekleyen cadı her daim hazır, nöbet tutmakta idi.

         Dünya büyüktü de biz büyüyünce mi küçüldü bilmem, şimdiyse uzaklar çok uzak değil, güneşe varamadı çocuklar ama koca koca adamlar gökyüzüne çıktılar da  koca koca sert kayalarsa  hiç yok. Bırak kayayı sokak aralarında ufak bir çakıl taşı bile bulmak ne mümkün. Oysa çakıllardan özenle topladığımız taşlardan ne oyunlar oynardık; üç taş, beş taş, dokuz taş, sek sek, tombik…

           Şimdiki çocuklar taş nedir bilmiyorlar ki kayayı ne bilsinler. Tek karşı geldiklerinde kızdırdıkları annelerinin öfkeyle; “Kafanıza taş yağacak taş!” deyince duydukları sözün beton binalarda yankılanan anlamsızlığı ve ceza için çok kötü bir şey olduğunu sezmeleri… Ya da Taş Devri Çizgi Filmindeki modernizasyon sunumlar içindeki sembolik isimler: Çakmaktaş, Moloztaş, Sertkaya, Çakıl… Ve ya adı soyadı taş ve kayanın ad ve pekiştirici birleşenleriyle ünlenen yakınları… Bir de olsa olsa annelerinin eski sokakları özlemelerinden olsa gerek bu günlerde moda olan taş motifli yumuşacık halı ve yollukları evlere sermelerinden tanıyacaklardır taşı, o da açıklanırsa annelerince onlara. Yoksa şagi halılarının ki gibi yumuşacık sanacaklar kayaları da birileri taş attığında onlara, acıtmaz düşüncesiyle kıllarını bile kıpırdatmayacaklar, analarına edilen nice küfürleri, nice taşlamaları yiyip de “Şakalaşıyoruz” diyerek gülüp geçmelerine bakıldığında... Bu onursuzluk girdabında üzerimize yuvarlanan kayaların altından nasıl kalkacağız ki   nasıl?
         O kayalar ki üzerinde biten renk renk yosunlarla oyunlara dalıp saatlerce oyalanırdık öylece üzerinden düşmek korkusu olmaksızın. Hangi yosun taze, hangisi kına olur ve daha iyi tutar bilirdik. Evet kına. Kaya yosunlarından kına yakılır çocuklarca ellerine. Kına içinse ufak bir işlem gerek; su ve minik yassı bir taş bu işlem için yeterli. Taşı bulmak kolay, her yan da renk renk, boy boy, şekil şekil var. Ya su, yanı başımızda pek bulunmaz. Dereye ya da pınara varmak gerek. Beraberimizde su taşıma alışkanlığımız yoktu, pet şişeler üretilmemişti ki, matara da askerler ve yavrukurtlara mahsustu. Susuz da pek olmazdık hani; nerde olursa olsun bir pınara, bir çeşmeye, bir kaynağın yalağına dayayarak ağzımızı üstümüzü ıslata ıslata kana kana su içerdik. Avuçlarımıza doldurduğumuz sularla birbirimizi ıslatmaya çalışmamız da cabası.

      Kayalığa oturmuşuz bir kere, su getirmek için yola kim koyulur şimdi, oyunu bırakıp; hem neye koyarsın ki suyu; tükürük ne güne duruyor, tükürüp tükürüp kaya yosunlarına, kayanın diplerinde ufalanmış olanlardan bulduğun minik, yassı güzel bir taşı da aldın mı eline, sürterek tükürülmüş yosuna macun kıvamında bir köpük oluşturur, oluşan köpükten bir dal parçasının ucuyla desen desen nakış oluşturup, kına yakardık elimize; başımızda mahalledeki ablaların papatyalardan ördüğü taçlarla etrafa caka satarken; ağzımızda da sakız otlarından oluşturmaya çalıştığımız sakızlar, çiğnene çiğnene… Tükürük yarışı da yapardık en çok kim biriktiriyor ağzında diye.

         Günlerce gitmezdi elimizden kınalarımız, gururla dolaşır dururduk. Nedense evde yakılan kınayı pek yaktırmazdık ellerimize, öğretmenler de kızardı zaten, kokusu da itici gelirdi o vakitler ama bu başkaydı, bu bizim eserimizdi; kokusu da daha bir güzeldi. Azar işitmeye değerdi doğrusu.

        İşte o kınalı ellerdeki ballıbaba demetinden bal emmeye koyulursun. Hangisinden başladığının farkında değilsindir, birini alıp parmaklarına, kondurursun dudaklarının ucuna emersin. Sanki çeşmeden şarıldayan su akacak, çağlayanlar gibi coşkuyla akacak yayılacak ağzına diye iştahla beklerken ufacık,  belli belirsiz bir damlacık gelir diline. Damla ufacıktır ama imbikten geçmişçesine öyle bir tat yayılır ki ağzına ve oradan ruhunun en ücra haz köşelerine; çikolataları paket paket, meyve aromalı şekerleri avuç avuç, çeşit çeşit meyve reçellerini meyvesiyle beraber kaşık kaşık yersin de, bin bir çiçekten alınmış balı da öyle; vermezler ballıbabanın bir damlacığının verdiği hazzı. Tadını aldın mı bir damlasından bir kez bırakamazsın da sonra ötekini ötekini ve diğerlerini aynı hazla emer durursun… Doğa öyle bir özenle damıtıp çiçeğe yerleştirmiş ki balını tadı yıllarca yıllarca damağında kalır böylece.

     Çiçekleri kadınlarla özdeşleştirirler de kadınlara da çiçek gibi denir hani, çiçeklerin adları da onlara konur ya, balını anladık anlamasına da neden “baba” demişler adına gariptir bu bol veren, bal veren eşsiz güzellikteki anaç çiçeğe. Muhtemelen baba adını yakıştırmadıklarından olsa gerek  Anadolu’nun bir çok yerinde “Bal otu” denen bu güzel çiçek için sorsaydılar bana “Balana” demek isterdim ben, daha bir yakışırdı bu ad. Hem zaten rengi de morumsu. Kadın rengi. Gerçi renklerin cinsiyetlerini belirleyenlerden değilim ya böyle söylenegelmiş, erkeklere soğuk renkler, kızlara sıcak renkler yaraşır diye.  Analar vericidir evlatlarına, babaları yabana atmıyorum ama ana bir başkadır, benim anam da öyle. Ondandır ki “balana” olmalıydı bu çiçeğin adı “balana”. Nasıl da taktım şimdi. Sabitleşti bu bende bak, yol boyunca ballıbabaları gözlemeye taktığım gibi.

      Henüz Şubat’ın son günleri. Baharı müjdeleyen ılık bir hava.  Yağmur yağmasına rağmen, ağır ve düşünceli yürüyorum üşümeden, paltomun ilikleri açık. Daha üç beş gün öncesi kar vardı buralarda, donuyorduk içerde bile. Cemreler düşmeye başladı ya, kandı bu sıcaklığa çiçekçikler; hâlbuki yağ donduran günler gelebilir yeniden. Bu ne aceleciliktir ki uyanmaya tez elden başlamış doğa. Dodi bezercesine bezenmeye başlamış daha şimdiden. Hiç de erinmiyorlar; çimenler, beyaz-sarı papatyalar, ballıbabalar görevlerini geciktirmeden tamamlamışlar. Minik kuşlar da cıvıldaşıyor daldan dala konarak.

       Otogara gelmiştim. Bu düşüncelerle yoğrulurken tel örgüyü ve kazıkların dibinde biten ballıbabaların içinden girdiğim çocukluğumun düş bahçelerinde koşuşurken, farklı mevsimlere doğru yolcu taşıyan birçok peronun önünden geçmişim. Çığırtkanlar pek çok şehri ünlemişlerdir muhakkak ama ben “İzmit, İzmit, on arabası, var mı İzmit? ” sesiyle ayrıldım çocukluğumun ballıbaba tarlalarından. Ve o resimdeki hareketler de yavaş yavaş ağırlaşıp canlı renkler grileşerek donuklaşıp belleğimin duvarında yerini aldı yeniden. Bu güne dek bir yanım hep o tabloda kaldı, çocuksu, mutlu ve özgür. Diğer yanımla büyüdüm tablodaki yanımdan güç kuvvet alarak. Çocukluğumun anıları uzak olsalar da bu güne, yine de ne kadar yakın ve tanıdıksalar, bu ses de öyle tanıdık ve sıcak. “İzmit var mı İzmit?” Tıpkı damağımdaki ballıbabanın tadı gibi dimağımda…

    Okuduğum, büyüdüğüm şehre İzmit’e gidiyorum.  Ufak bir işim var. Bu gün okuldan, papatyalarımdan ayrıldım.  Oysa okul günü gider miydim bir yere, bırakıp da iş için hiç?...

         Kendimi bildim bileli okuldayım ben. Daha okula gitmezden okuldan ayrılmazdım. Gitmediğim günlerde öğretmenin özel isteği ile çağrılırdım öğrencilere örnek gösterişi için.

       Nasıl öğrendim, kim öğretti bilmiyorum; okula başlamadan okuyup yazabiliyor, binli sayılarla işlem yapabiliyordum. Milyonları bilmiyordum, milyon- milyoner kavramı toplumda yaygın değildi galiba. Hatta hatta bilinmiyordu sanırım. Babam öğretmen olduğundan köydeki diğer öğretmenle ailece görüştüğümüz için benim bu durumumu bilen öğretmen model kullanıyordu beni.  Ben küçücük yaşımda okuyup, problem çözdükçe öğrenciler de dayak yerdi öğretmenden bilemedikleri için. Kim bir şey bilemezse eve elçiler geliyor genellikle de abim, okula öğretmenin çağırdığını söylüyorlar, ben de dünyanın tek kurtarıcısı  edasıyla koştura koştura okula gidiyorum. Öğretmen “Oku” diyor, okuyorum; “Say”  diyor, sayıyorum; “İşlem yap” diyor, yapıyorum; her bildiğime karşılık sınıfın öğrencileri dayak yiyor. Başlangıçta hoşuma giderdi, oyun gibi gelirdi bu bana, sonraları büyükler ağladıkça canım hiç gitmek istemiyordu okula. Benden de nefret etmeye başlamışlardı; o bir yana üzüntüleri üzüntüm olmuştu. Kızmalarından, küsmelerinden de çok korkuyordum. Bu korku ve üzüntü beni olgunlaştırmaya yetmişti. Yaşantım boyunca da başkalarının mutluluğu için çalıştım, empati duygum fazlasıyla gelişmişti ;hemen hemen haftanın birkaç günü tekrarlanan bu olaydan ötürü. Kurnazca bir çözüm buldum çocuk aklımla; öğretmenin sorularını yanlış yanıtlıyor, eksik ve yanlış okuma yapıyordum. “Yaşasın” dı öğretmeni alt etmeyi başarmıştım, en azından benim bilmişliğimden kimse dayak yemeyecekti. O öğretmen benim ilk öğretmenim oldu sonra, bir buçuk yıl kadar. Fazlaca anım yoksa da o yıllardan , sevgim hiç oluşmadı ona karşı hep bir nefret taşıdım yanı başımda ilk öğretmenime dair.

       Yıllar sonra tam hatırlamıyorum ama seksenli yılların ortalarıydı, Bakanlığın bir dergisinde yılın öğretmeni seçildiğini okudum ilk öğretmenimin, ben de birkaç yıldır öğretmendim; aynı yerde çalışıyordu hiçbir yere göçmemişti anlaşılan oysa biz çok yerler gezmiştik sürüle sürüle babamla beraber, o düzen içinde düzenini kurmuştu bile. Yazıyı okuyunca buruk bir gülümseme yayılmıştı dudaklarımda, benim beşli altılı yaşlarda anlayabildiğimi birileri anlayamamıştı benim otuzlu yaşlarımda hala. Yılın öğretmeni benim ilk öğretmenimdi, biz hala içimizdeki sürgünlerdeydik. Onu yılın eni seçen zihniyet;  onun da hedef gösterdiği meslektaşlarını Eylül vurgununda,   katlettiği öğretmenlerin üzerine sünger çekiyordu, günah çıkarıyordu  böylece.

         Otuz yılı geride bırakmıştım mesleğimde bu gün… Aslında geçip giden yılların pek bir anlamı yoktu şöyle bir düşündüğümde. Bir çoğu birbirinin aynı geçen günler ve onları kovalayan özel günler ve kah birbirini doludizgin kovalayan kah ağır aksak sürüp bir türlü bitmek bilmeyen, Eylül’de başlayıp, Haziran’da tamamlanan seneler… Tek değişen çocuklar ve zaman geçtikçe değişen, gençleşen öğretmenler. Ve de hiç eksilmeyen ilk günün heyecanı, başarma azmim ve ideallerim…

         Ben hep ordaydım. Gelip geçenler vardı. Hep aynıydım sanki de insanlar gençleşiyordu bir bir diye düşünüyorum yüzeysel olarak. Ya içine daldığımda yılların nice hayatlar, nice canlarla yollarım kesişmişti, nice papatyalara dokunmuştum, nice güzellikler dolmuştu hatırat dağarcığıma sayısızdır.

     İsteğimde yoktu öğretmen olmak ya. Evimize yakınlığından rastgele girdiğim Öğretmen Lisesi, ardından Eğitim Enstitüsünü okuyup Hakkari’de öğretmenlik yapmak, hiç öğretmen gitmemiş bir köye öğretmen olarak gitmek tutkusu bu şehirde, İzmit’te oluştu.

           Önce,  henüz kırk elli yıldır şehir olmuş bu kentten; otuz yıldan sonra ilk buraya gelirim diye geçmemişti aklımdan. Asırların kenti Amet’ in de yeni yeni kent olmuş bu şehirden daha geri kalmış olduğunun gelmediği gibi. Nesimi’ yi, Ahmed Arif’i, Süleyman Nazif’i, Faik Ali Ozansoy’ u, Adnan Binyazar’ ı, Orhan Asena’yı, Ali Emiri’ yi, Sezai Karakoç’u, Cahit Sıtkı Tarancı’yı ve daha nice değerleri yetiştiren bu kültür beşiği nasıl bu kadar geri kalırdı, nasıl böyle yoksul olurdu, nasıl bilgiden yoksun olurdu her şeye rağmen  o kara kara, ışıl ışıl yanan gözleri sevgiyle bakan insanları.

        Şimdiyse geliverdi nedense ilk görev yerim olan Diyarbakır-Ergani ve Çayköy’e varışımız… Evliliğimin ve mesleğimin ilk günleri Oradaki uyum süreci, yaşam,  mücadele, yokluk, soğuk, kuzine sobamızı yakmaya çalışmam, tutuşturmak için kırdığım çırpılardan yaralanan ve hiç yarası geçmeyen ellerim, ellerim yaralandıkça canımın acısına sığınıp bahaneden yalnızlığıma, özlemlerime  ağlamalarım, kuzinenin fırınında pişireceğim  ekmekleri  mayalamalarım ve mayanın tutmayışı, su taşırken karda kayıp düşmelerim, köylülerin bu duruma gülmeleri, eteklerimin ıslanıp donması, soğuktan üşüyüp ağlamalarım, donma tehlikesi geçirmelerim, dondurucu soğuğa rağmen inadımdan başıma atkı, bere dahi takmayışım, incecik çorapla gezişim , tüm bunları unutturan canım olan eşimin sıcak sımsıcak sevgisi, köylülerin kışta aç kalmayalım diye kurutulmuş sebze, pestil, ceviz, badem,  ayran, tereyağı  ve en önemlisi ekmek taşımaları, öğrencilerim, ilk olanlar, dörde beşe gidip de okuma –yazma bilmedikleri halde önlerindeki kalın kalın dördüncü- beşinci sınıf kitapları açık öğretmeni heyecanla bekleyen  birleştirilmiş sınıf öğrencilerim.

        Yirmi yedi taneydiler, ayıp bana ki bir kaçının adını hatırlıyorum ilklerimin. Bir de “İlkler unutulmaz!” derler – İlk birkaç ay okuttuğumdan olsa gerek adlarını hatırlamayışım.  Bi de aynı isim ve soy isimden birden fazla olduklarından olsa diyorum.. Taştanlar vardı, Kılıçlar vardı Topraklar vardı, Demirler, bir de Kayalar vardı ha bi de Aylar ve de Özoğlular, Ötenenler, Yıldırımlar  hatırladığım. Ama yüzleri, oturdukları yerler hep hatırımda. Hiç bir zaman bireyleri sıradan görmedim herkes özeldi, öğrencilerim de tek tek öyle.

         Ertesi yıl bir almıştım, Kız öğrenciler okula gelsin diye. Öyle de oldu, bitişik köyden gelen iki tane kızımız bile oldu, Remziye - Fatma Bahçe kardeştiler. Bir de hevesliydiler. Tipili havalarda dahi bir gün aksatmadılar okulu. Herkeslerden erken gelir, donmuş elleriyle yazdan körpe meşe dallarını kesip, keçilerin kışın kuru yapraklarını yediği çırpıları kırıp sobayı tutuştururlardı. Ben çırpı kırmayı bile beceremez her yerimi yaralar kanatırdım.  Akmış burunları, kızarmış yüzleri, ıslak çorapları ve büyük bir sevdayla bakan, gülen gözleriyle öğretmeni, beni beklerlerdi. Hiç biri ayakta olmaz, üşümelerine rağmen sobanın başına üşüşmezlerdi. Kitap ve defterlerini açmış öylece beklerlerdi. Bu ne sevda idi okuma- yazmaya, öğretmene karşı. Onlar sadece okur-yazar olacaktılar, ötesi yoktu onlar için. İdealleri okur- yazar olmaktı sadece. Ortaokul, lise, hele de üniversitenin hayali bile kurulmazdı. Kitapları yoktu okuyacak. Elde, bir mektup yazmak adına; okumak kalıyor. Evlilikler köy içinde gerçekleştiğinden gurbette pek kimseleri de yoktu mektup yazacak, bir yirmilik erkekler askere giderdi. Gurbet sayılırsa ona da ya bir ya iki mektup yazılırdı, yirmi ay içinde. Köyün ulaşımı kışları zor olduğundan yaşamın yüzyılların gerisinden rötarlı geldiği gibi er mektupları da rötarlı gelirdi Gisto’ya. İşte tek hedefleri okuryazar olmak olan bu çocukların beni bekleyişleri ne çok yüceltiyordu beni anlatılamaz. Bir öğretmenin bundan daha büyük hazzı olamazdı. Bu çocukluğumun ballıbabaları emişimizdeki duyduğum haz gibiydi, eşsizdi. Ben bu durumu yıllar sonra okuttuğum son sınıfımda anlattığımda; “Öğretmenim, eski  öğrencilerinizi çok kıskanıyoruz, onları öyle bi anlatıyorsunuz ki konuşurken gözleriniz parlıyor.” diyorlardı. Nasıl parlamasındı, bu tad çook ballı idi.

      İlk göreve başlayışımda Aralık’tı. Ergani’den  Köye doğru giderken iki gün sonra bozulup bir daha tamir olmadığından ilk ve son defa bineceğimiz köyün köhne minibüsünün  camından dışarıyı seyrederken kış değil de bahar görüntüsü vardı, üç gün sonra dört ay kalkmamacasına kar yağacağa benzemiyordu hiç. Hava da öyle sıcaktı ki. İçimde de hiç bitmeyecek bir bahar umudu. Gözlerimse ışıltılı. Ben gidiyordum Çayköy’e (Gisto’ya), her şey çok güzel olacaktı. Gözlerimdeki ışığı, içimdeki umudu götürüyordum. Ergani’den çıkmış, Gülbaran’ dan derlediğim güllerin kokusunu sıkıca avuçlayarak. O umudu hep içimde besledim büyüttüm, içimdeki Hakkari’yi ısıtıp ışıtacaktım. Dönem dönem paylaştım çocuklarla, arkadaşlarla böylece daha da büyüdü çoğaldı umutlarım, bir tek tarlalarda çoğalan çiçeklerce. Bozuk köy yollarında ara ara inen köylülerin iteleyip yürüttüğü, kırk yedi kiloluk beni ağırlık olsun diye oturttukları bozuk bir minibüsle ilerlerken bilmediğim bir köye, bilinmez değildi yaşayacaklarım, tahmin edebiliyordum az çok, yollar da yolculuk da yolcular da anlatıyordu zaten. Anımsadığım o günden hava çok güzeldi, baharı andırıyordu, ben ışığı götürüyordum içim coşkuluydu ve camından seyrederken minibüsün dışarıyı hiç bir çiçeği, yeşilin tonunu, ağacı kaçırmamaya çalışarak tek tek inceliyordum. Yıllarca öğrencilerimle tek tek ilgilendiğim gibi.



        Yıllarca içimde taşıdığım ve taze tuttuğum bir istektir;” Bir arabam olacak ve hep yol alacağım onunla bilmediğim diyarlara, bilmediğim eşsiz güzellikleri tanımaya. Ama daha da çok yolculuk esnasında yol kenarında fark ettiğim, bilmediğim, tanımadığım farklı farklı yaban çiçeklerini hiç birini es geçmeden seyretmek, her cinsten bir tanesini  koparmak, onları tanımak, onlara yakından bakmak, incelemek dahası içime içime koklamak için eğleşmek” isterdim. Bu hayale kapıldığımda yolun hiç ilerlemeyeceğini düşünsem de bir gün arabalı- arabasız yollara düşüp, yol kıyılarındaki eşsiz güzelliklere dair hayallerimi gerçekleştirmeyi hep içimde özlemle taşıyorum. Gerçi geçirdiğim otuz yıllık yolculukta eğleştiğim yerlerde birçok eşsiz güzelliğe, eşsiz çiçeğe özellikle de papatyalara dokundum. Her birinin ayrı izi kaldı bende ama bu da ayrı bir hasret, dünyanın bütün çiçeklerini görmek ,onları tanımak ve dokunmak istiyorum onlara .

      Otobüsün camından seyrederken dışarıyı baharın gelmiş olduğunu iyice fark ettim, ben giderken otuz yılın ardından, hele de İzmit’e yaklaştıkça. Daha geçen hafta kar vardı ve donuyorduk soğuktan. Bu çimenler ne vakit bitip büyümüştü ve çiçekler hangi ara tomurcuklanıp açıvermişti. Doğa yeşile boyanmış bir tuvali andırıyordu, yer yer sarı ve mor fırça darbeleri vurulmuş. Ne çok da iş çıkarmıştı bir haftada Yaratan.

       Hani doğa bir haftada neler neler sunmuştu ya sofrasında , ben de şu son bir haftaya otuz yıl yapamadıklarımı sığdırmaya çalışmıştım. Elim ayağıma dolandı, durdu oysa. Sanki ben olmazsam eksik kalacakmış, yarım kalacakmış gibiydi çabalarım. Herşey bi tamam olmalıydı, fakat beceremedim. Oysa yüreğimin sevisi, gözlerimin ışıltısı, ellerimin sıcaklığı bitmemişti daha. Birinin elini tutmalı, sıcaklığım soğumadan sıcaklığımı ona aktarmalıydım.

         İzmit’in yeşilini çok güzel bulurum ben. Bir de Ardahan’ınkini. Sanki başka yerin çimenleri böyle güzel, böyle canlı yeşil değil. Tanrımın keyifli anına denk gelmiş de en güzelinden cömertçe boyamış yeşilini buralarda, cennetinkini. Yol boyunca çimenlere, çiçeklere ve ağaçlara takılmıştım. Daha çok da ballıbabalara. Sanki yolda başka bir şeyler yoktu.

         Bir ara olmazsa olmaz cinsinden trafik sıkıştı. Malum yol yapımı olsa gerek, haliyle biz de duraladık.

       Sağ taraf ki bahçe görülmeye değerdi. Genişçe bir bahçe yemyeşil, ortasında İnsan boyunda pembeler açmış bir bahar dalı, dibini sarmalayan büyükçe bir öbek ballıbabalar ve çimenlere serpiştirilmişçesine aralara yayılan sarı sarı papatyalar ve tek tük cılız beyaz papatyalar; yılbaşı için bezenmiş nahılı andırıyorlar. Pırıl pırıl, tertemiz, capcanlı ve bakir. Kırların tanrısı Pan az önce buralardan geçmiş olmalıydı.

       Birden bu bahçenin ortasında sen beliriyorsun gözlerimin önüne. Sen, bahar dalı ağacı ve ballıbabalar. “Balkız!” dedim birden. Yalnız olmadığımı unutarak sesli söylemişim, etrafıma biraz mahcup bakındım, çok şükür ki herkes kendi alemine dalmıştı. Bir, yanımda oturan genç kız “ Duydum da, bi şey mi var?” der gibi bakınmıştı. Ona hafifçe gülümseyerek döndüm yine dışarı doğru. Bir anını, bir karesini bile kaçırmak istemiyordum o güzelliğin.

       Neden takıntıya dönüştü bugün bu ballıbabalar bilemem, otuz yılın sonunda ayrılığın acısının tatlanması olsa gerek, bir avuntuydu belki de.  Evet evet “Balkız” olmalı onların adı. Sen hep siyahlar giyersin ya ben seni işte siyahlar içinde de olsan o sıcak gülüşünle bahar dalı pembesi ve lila arası bir renkle özdeşleştirirdim; krizantem mi diyorlar, beatris mi ne, o renge, tam anımsamıyorum şu an ya. Tanışıklığımızdan bu yana kendimde oluşturduğum sana ait sorunun yanıtı burada saklı imiş. Siyahlar içindeki kızın gizemi bahar dalı ve ballıbabaların renk karışımında. Bir de bildiğim, üzerine minik bir uğur böceği konmuş beyaz bir papatyaya.

      Ballıbabalar tam da böyle kıyı köşelerde, diplerde çıkarlar, genelde yanlarında ısırganlar olur. Her ikisi de çok sıradan gelse de bize ,çok şifalı bitkilerdir. Isırganlar çiçek açmaz ama dalar insanları, canını yakar, diğeri ağzını tatlandırır. Bal otunun muhteşem bir görüntüsü var aslında pek önemsemesek de. Yabani görünümüne aldırmamak gerektiğini düşünüyorum, yabanıllığının yanı sıra  doğal bir yapısı var, hiç de bulunduğu ortama aykırı düşmüyorlar.  Yanına yaklaştığımızda çiçeklerin estetiğinin farkına varıyoruz ancak. Gövdesi yuvarlak değil, dört köşeli içi boş boru biçiminde ve yapraklarının üzerindeki gibi dik dikenli, yaprakları ısırganınkileri andırıyor. Isırganda daha bir acı yeşil yüklü,  tüyleri de daha ince  ve yumuşak. Ballıbabanın yanında ne kadar da masum duruşu var değil mi, oysa ballıbabalar haşin bir duruş sergiliyor. Yumuşak dikenlerinin dik ve sert duruşu aldatmasın sizi, yabanda yaşadıklarından savunma mekanizmaları dışa karşı sanırım onlar, dokunduğunuzda dikenlerin yumuşacık ve zararsız olduklarını görürüz. Benim, senin sert görünümlerimizin görenleri, yakından tanımayanları aldattığı gibi .

     Artık gözüm arkada olmayacak binlerce çocuk öksüz diye. Çünkü sen varsın. İçim rahat, içim huzurlu. Bu huzur  biraz da  vicdanımı sorgularken hissettiğim hafiflikten. Siyahlar içinde sen lilamsı bir pembesin, umut yüklüsün, gözlerindeki ışıltı en az bir otuz yıl yanacak kadar, ışıtacak kadar etrafı, sıcak sımsıcak. Sabırsız gibi görünsen de çocuklara karşı, dar zamanlara sıkışmışlığının sorunlar karmaşasını çözerken tek kalmışlığının verdiği sıkıntıdır yansıyan. Benden de yansıyan işte oydu çoğu kez dışarıya. “İnsanlarda ön yargı oluşturuyorsunuz, sizi yanlış tanıyorlar” demiştin bir keresinde. O bir başına insanların sorunuydu bir tutumla, bir sözle yargılayan. Benim hiç olmadı sorunum bu. Varlığımın nedeni duyarsızlık değildi çünkü.

      Otobüs nedense yavaş ilerliyor bu gün. İlerledikçe kâh yağmurun serpelediği, kâh güneşin ışıltılarının parladığı bir hava kuşağından geçiyoruz. Gökyüzü aynı gökyüzü. Topu topuna bir buçuk saatlik İstanbul-İzmit yoluna ne çok düşünce sığdırmıştım, ne çok yaşamı canlandırmıştım zihnimde. Daha körfez kıyısındaydık. Oysa ben bu yolculuk süresince otuz yıl geriye;  Diyarbakır’a gidip gidip gelmiştim birkaç kez, orada güneş yanığı tenli insanların sıcak yüreklerine, yaşadıklarına, yaşayamadıklarına, küçük ama kocaman dünyalarına,  özlemlerine… Birkaç kez de dokuzlu –onlu yaşlarımın ballıbabalarla süslenmiş uçsuz bucaksız tarlalarına, o tarlalardaki özgürce koşuşmalardaki mutluluklara, babamla beraber ailece sürülmüşlüklerin, kovulmuşlukların itilmişliğindeki dışlanmışlıklara, ötelenmişliklere, küsmüşlüklere, yalnızlıklara ve her şeye rağmen sevmeye, her şeyi ve herkesi sevmeye devam etmeye. Giderken de olsa geriden gelen öğrencilerin bu bozuk eğitim çarkındaki debelenişlerindeki akıbetlerini  düşünmeye zorlanıp gidip gidip gelmiştim.

       Körfez kıyısında gene yeşillik bir alan. Yarımca’dayız. Bu kez ballıbabaların, bahar dallarının, sarılı beyazlı papatyaların yanı sıra, beyaz beyaz martılarla, kara kara kargaların bir arada gezindiği güneşin daha bir parlattığı çimenler görünüyor. Martılar ve Kargalar. Zıtlıkları ve ortak yanlarıyla doğanın ayrılmaz canlıları ısırganlar ve martılar gibi. Ak ve kara olmalarına, birinin sevimli diğerinin aptal olmasına, birinin balıkları, diğerinin solucanları sevmelerine karşın ortak yanları, İkisinin de suyla ilintileri. Biri suda yaşamayı sever, diğeri yağmur getirir. Biz insanların da çeşitlilikler içinde çok güzel bir renk armonisi oluşturduğumuzu, bu armoniyle gıda alıp beslendiğimizi biliyorsun sen de. Biri olmadan diğerinin bu tatta eksiklik oluşturduğunu da. Tarlalardaki çiçeklerin ve çimenin oluşturduğu renk cümbüşü de hayatımızın anlamını oluşturan tatlardan değil mi ki? Ya çocuklar, renk renk , farklı farklı değil mi, her biri diğerine benzese idi ya, ne tat alırdık ki onlardan. Tek benzer yanları zaman içinde üzseler de bizi ballı olmaları.

    Ben giderken adım adım, yılların da geçtiğini hissettim derinden; sen de yıllanıyordun o arada. Yıllar ilerlerken senle beraber sorunlara sorunların eklendiğini, hiç biter gibi görünmediğini fark edeceksin şimdiki gibi. Gözlerdeki ışıltılar yavaş yavaş yerini, hüzne bırakacak, kaygıya bırakacak, kızgınlığa, hiddete bırakacak. Bilgece bakacaksın daha bir. Rengin hiç değişmeyecek; gözlerinde şefkat kalacak en çoğundan, sevgi kalacak en güçlüsünden. Zaman zaman ışıltı bir coşacak bir coşacak gençleşmiş hissedeceksin kendini, etrafında körpe dimağlar, genç arkadaşların olacak, sen hep sen olacaksın da sadece yıllar gelip geçecek, öğrencilerin değişecek, mekânlar bir de, bir de arkadaşların. Işıltıların yanına çok şeyler eklenecek, çok şeyler. Gözlerinin yükü omzundakinden daha fazla olacak. Yıllarla beraber gözlere eklenenler ışıltıları kaybetmeyecek bunu bil, ben tam kayboluyor derken sen geldin imdada bak. Şu an gözlerim ışıltılanıyor eskisi gibi. Sanki yağmur yağmış da toprağa değmiş gibi kokusu da içime işlemişçesine bir büyülüyor ki senin bana dokunmuşluğun.

        Armağan ettiğin Vedat Türkali’ nin “Bir Gün Tek Başına’ sına” yazdığın “Kemanın hep güzel çalması dileğimle” dileklerine ben de katılıyorum, benim kemanım güzel çalacak hüznüm geçince biliyorum. Umarım seninki de öyle.

        “Nasıl da güzel çalıyor adam ulan bu kemanı.” ile başlayan o güzel  şiiri Şefik kardeş bahsetmişti de bizi de bir merak sarmıştı hani tanımak, okumak için. Aramaya koyulduk sonra, illa ki okuyacak, dinleyecektik, Şefik de zorluyordu sevmemiz için şiiri. Aramıştık da her yerde. Plak şirketleri, yayınevleri mi kalmadı ki aramadık, arkadaşlar mı kalmadı sormadık, kitaplar mı bakmadık.  Diyarbakır radyosunu bile aramıştım. Radyo GAP’ ta dinlemiş bir kez Şefik, çok sevmiş de şiiri tekrar dinlemek istiyordu.  Hele hele  kaç kez Google’a girip çıktık ayrı ayrı Şefik’in hatırladığı sözleri sürekli girerek. Google’ da yayınlanmasına bile sebep olduk .. “ Sonunda Mersin’de CD’si bulundu da bir arkadaşı tarafından Şefik’in, o gönderdi bize , böylece dinleyebildik. Şairi Muzaffer Akkaş’ tı “Güzele” şiirinin.  Gerçekten güzel bir şiirdi; “Beni Kimse Anlamıyor” kadar olmasa da.

        Sen, ben ve Dost Şefik ne  çok dinlemiştik birlikte, hele de senin kolundan sürüyüp her teneffüste odama getirerek seni de  “Hocam şu şiiri çalsana” deyip de kemanların güzel çaldığı günlerimizde.

       Kemanlar gönül dağarcığımızda güzel çalıyorken yollarımız ayrıldı bu gün. Sen papatya tarlasında ilerlerken ballıbabalara doğru, ben de  kuytulardaki ballıbabaların yalnızlığına eşlik ediyor olacağım. Gönlüm hep papatyalarımla eğleşmek isterdi oysa.

       Sen gelende papatyalardan yana kaygım pek kalmadı, öksüz değiller artık. Ben, ben  onlarsız ne yapacağım, benim gönlüm kimlerle eğleşecek kaygısı dolu yüreğimde şimdi. Papatyalarımı yabana düşmüş ballıbabalar gibi uzaktan seyredeceğim bir zaman, içim burkularak, biraz da kıskançlıkla.

       Bu günkü yağmurlar yerine gözyaşlarım akacak boz kırlarda . Boz kırları yeşertmeye yetmeyecek biliyorum göz pınarlarımdan akanlar. Pınarlarım da kuruyacak bir gün biliyorum.  O kırlarda, vadem dolana dek bu dünyada, papatyalarımdan bir kaçının cılız da olsa açmasını çok bekleyeceğim. Çok bekleyeceğim kapımın çalmasını, bilgi ve sevi  pınarlarımdan sulayıp beslediğim papatyalarımın. Bir “Alo” demesini çok bekleyeceğim.

       Yollarda yürürken bu günkü gibi, yağmurda, çamurda , güneşte, ballıbabalarla beraber papatyaları da görmek isteyeceğim, gördüğümde bir ikisini , onların gözüne gözüne bakacağım  “Benim papatyam mı?”  diyerek; Onların da beni fark etmeleri için gözlerinin derinlerine  dalacağım. Onlardan ufacık bir tebessüm, bir hatır  bekleyeceğim.

        Bir müddet kemanlar “ Dönülmez akşamın ufkundayız,vakit çok geç, bu son fasıldır  ey ömrüm nasıl geçersen geç… …” diye içli içli çalacak . Ama yalnızca bir müddet acı içinde çalacak. Bakma sakın bu günkü hüznüme, papatyalarımla ayrılığın tazeliğinden olacak. Dedim ya işte   sadece  bir müddet. Sonra kemanlar hep güzel çalacak çok güzel çalacak.

       Evet canım sen böyle canlı renklerle bahar esintisi estirirken, benim eşsiz papatya tarlalarımda ben giderken daha bir huzurlu olacağım. Gözlerimdeki hüzün, kaygı zamanla azalıp tekrar ilk haline, ışıltısının bol haline, sendeki güzelliğe dönüşecek, kemanım hep güzel çalacak, Pan’ın bize sunduğu ballıbabalar ballarını birçok dilde tadlandıracak biliyorum e mi Balkız?

      Ben giderken nasıl gözüm arkada değilse sen varsın diye,, vuslata erdiğimde de gözlerim arkada kalmayacak; gülen gözlerle kapanacak sonsuzluk uykusuna.  Papatyalar hep güzel güzel açacak  bahar-dalı- ballıbabalı  renklerini  yansıtan, heybeleri bilgi yüklü, sevi yüklü  balkızların elinde.

        Giydiğin renkler siyahtan çeşitliliğe dönüşecek biliyorum; içininki yani bana yansıyan rengin, hani lilamsı pembe olan, hiç ama hiç solmasın.  Bahar yağmurlarıyla sulanıp daima canlı kalsın. Hayata hep gülen gözlerle bakasın. Papatyalar gibi özgür ve mutlu olasın. Uğur böceğin üzerinden ayrılıp da başka çiçeklere asla konmasın . Senin de kemanın hep güzel çalsın , uzunca bir müddet çok güzel çalsın . Hoşça kal!  Güneşin aydınlattığı, pırıl pırıl papatyalarla kal Canım Siboşum.
                                        
                                        24.02.2010        
                                  Günay UZUNER     






  

3 yorum:

  1. radyoda herzamanki gibi bir cızırtı..televizyonda saçma sapan bir magazin programı..baş köşede duran kitaplığa baktığımda alıp defalarca okumak istediğim incecik bir hikaye..ince bir kalemden çıkmış..her okuduğumda anlamına bir kez daha vardığım bir hikaye..ve her okuduğumda biz büyüdük,kirlendi dünya diyerek bir telli turna göndermek istediğim günay öğretmenim..iyiki varsınız....

    YanıtlaSil
  2. Sevgili öğretmenim okulumuzdan, öğrencilerinizden ayrılırken yaşadıınız hüznü taşımışsınız yazınıza, emanet edeceğiniz emin eller için kaygılanmışsınız. Umarım yerinizi doldururlar , her şey için teşekkürler size.
    Sağlıkla kalın!
    Kübra İyican

    YanıtlaSil
  3. Opapatyalardan biri de benim,
    değil mi öğretmenim?

    Tuğba Kasapoğlu

    YanıtlaSil