20 Ağustos 2011 Cumartesi

GÖNÜLLÜ GÜVENLİK TİMİ

                                                                                                                 
Şükran'a          
Akşamın alacakaranlığında duvar dibindeki arabaya eğilip duruyordu adam. Az önce orada kimsecikler yoktu. Oraya nasıl ve nereden gelmişti fark edememiştik. Karanlıkta soluk verişindeki buharın ileri doğru, azıcık da yukarı çıkışı ve kayboluşu bile fark ediliyordu da uzaktan; kocaman adamın oraya gelişini nasıl da görememiştik. Hava da bir soğuktu ki, yağ donduran cinsten.

On yıl kadar önce , derme çatma bir bodrumda gizli -kaçak çeşitli renklerde taklit kolonyalar; kokusu makine yağını andıran değil elleri yumuşatmak, deriyi bin bir parçada çatlatan krem üreten; bu günün dev markasının devasa üretim binasının yan tarafında park etmiş birkaç araba. Arabalardan arada kalanını çıkarmaya hayli uğraşmıştı arkadaşlardan biri daha biraz önce. Biz de komut vermeye çalışıyorduk; “Sağ yap , sol yap, geri al.” diye. Kolay çıkarılabilecek durumdaydı araba. Biz sürmüyorduk ya öyle görünüyordu bize belki. Gençten birisi:” Hocam ben çıkarayım.” diyor. Hoca da malına düşkün; ne kimseye veriyor, ne de kendisi çıkarabiliyor arabasını. “Sahipleri gelmez mi?” diye soruyor gence. Genç fabrikanın şeflerinden: ”Çabuk gelmezler, Eminönü tarafına gittiler daha yeni, bir-iki saati bulur gelmeleri.” diyor. Diğer araba sahiplerinin  bir-iki saate kadar gelmeyeceklerini duyduğu halde beklemeye razı bizimkisi. Aklı da çıktı çıkacak; arabaya bir şey olacak, vuracak, çizilecek,diye. Epeyce zorlandı, uğraştı durdu çıkaramadı bir türlü. Biz de seyredip, durduk gençle beraber. Arkadaşı zor anında yalnız bırakmak olmazdı tabi.“Taşköprü’deki gibi buraya bir  “Yönetici Bey “ lazım.” demeden de kendimizi alamadık.

Baktı olacak gibi değil, hava da soğuk ve gittikçe  kararmakta ; inadından vazgeçip, gence uzattı arabanın anahtarlarını, istemeye istemeye  bu defa. Can daha tatlı geldi anlaşılan, arabadan. İçinden de nasıl korkup içi gidiyordur, orası da garanti. 

Genç ustaca bir kıvraklıkla manevra yapıp, arabayı iki araba arasından tereyağından kıl çekercesine kurtararak kaldırımdan aşağı indirdi. 

Rahatça bir nefes aldı bizim arkadaş. Hem araba zarar görmemişti, hem de iş çabuk hallolmuş, taşıtların sahiplerini saatlerce beklememişti. 

Biz daha yolun başına  varmadan yolunu yarıladı arabasıyla. Biz de ufak maceramızı bitirip minibüse binmeye  yolun karşı tarafına koyulduk.

Bizle beraber herkes uzaklaştı oradan; kimsecikler kalmadı ıssızlaştı sokak. Öğrenciler de bir koşu dağılıvermişti evlerine. Minibüs beklemeye başladık; gelmiyordu bir türlü. Üşüyorduk. Kuzey yanı açıktı yolun .Sert esen rüzgar daha çok hissetmemize neden oluyordu soğuğu. Üşümekten zaman ağır geçiyor gibi geliyordu bize.

Arabaların arasındaki birden beliren adamı yanında durduğu arabaya doğru eğilip doğrulunca  sahibi zannedip; “ Az daha bekleseydi bizim arkadaş sahibi çekerdi önündeki taşıtı.” dedi arkadaşım.
- Bu şoför ne vakit gelmişti ki?
- Yok canım o ordaydı.
- Yok yok, orda olsa konuşulanlarıduyar, harekete geçerdi.
- Aniden ortaya çıkışına bakılırsa bu başka biriydi.
- Her halde oralarda bir yerdeydi; anlık dalgınlığımızda da ortaya çıktı.

Mevzu çok önemliymişçesine kafamızı meşgul edip duruyordu; “Adam nerden ve ne vakit gelmişti?” diye. Oysa arkadaşımız arabasını zorda olsa park etmiş, sıcacık evinde dinlenmeye çekilmiştir bile.

Dikkatimiz tanımadığımız adama öyle odaklanmıştı ki soğuktan titrememize rağmen birkaç minibüs ve otobüs önümüzden geçmiş ve biz binmeye yeltenmemiştik. Yabancının hareketlerine, arabaya doğru eğilip doğrulmalarına kilitlenmiştik, akşamın soğuğunda eve gitmek için taşıt bekleyen biz değildik sanki. Bizi bu duruma, bir yabancıyı izlemeye, hareketlerini önemsemeye, konunun sıradanlığına rağmen üzerinde epeyce yorum yapmaya iten neydi, kendi kendimize pek anlam veremedik. Sanki gizli bir güç gelip geçen arabalara binmemizi engelliyordu.

Adam bir iki kez daha eğilip , doğruldu arabanın ön kaportasına doğru. İyice dikkat kesilmiştik bu defa. Açmaya çalışıyor da açamıyor muydu kapısını arabasının, anahtarlarını mı karıştırmıştı, yoksa arabayı kaçırmaya mı çalışıyordu? Mesele bizim meselemizdi artık. Duruma el koymuştuk, olumsuz bir şey olsa müdahaleye hazırdık, hemen. Gönüllü güvenlik timi olduk aniden. Bakışlarımızı öylesine yoğunlaştırdık ki yabancıya, giderek daha da kararan havaya rağmen iyice seçebiliyorduk onu ve hareketlerini. Hoş gözlerimiz de karanlığa alışmıştı hani.

Eğiliyor, doğruluyor, elini başına götürdüğü esnada kafasını yukarı dikiyor, ellerini yukarı doğru, omuz hizasına kadar kaldırıyor ve bir tur dönüyor. Aynı hareketler sırasını bozmadan bi daha, bi daha yineleniyor. Haa bu arada fark ettim döndükten sonra bir de iki kez el çırpıyor.

 Yaklaşık bir seksenin üzerinde boyuna rağmen, doğrulduğunda dim dik duran, çok da zayıf olmayan bir bedeni vardı. Sırtında koyu bir renkte kürklü yakası yukarı kaldırılmış bir kabanı; başında boyunu sanki daha da uzun göstermek için tam oturtmadığı yukarı doğru duran, tepesinde kocaman bir ponponu olan bere takılıydı. Karadenizliler’inkini andıran uzunca burunlu ve gür bıyıklıydı.

Yeniden eğildiğinde kaportanın üzerinde duran gazete veya ona benzer bir  ambalaja sarılı bir şeye elini uzattığını gördük ve arabanın üzerindeki  o şeyi öyle fark ettik. “O şey” dediğimi , kağıda sarılı şişeyi ağzına dayadığında anladık, adamın. “Haaaaaa!” dedik ikimiz birden.
Meğer adam içki içiyormuş. Bize tuhaf gelip dakikalarca izlememizi sağlayan, araba beklediğimizi, eve gideceğimizi, zamanın geçtiğini, dahası soğuğu unutturan konu anlaşılmıştı.  Adam çilingir sofrasını aniden kurmamıştı ya? Sesler gelince oralarda bir yere sinmiş, el ayak çekilince de daha önce başlattığı eğlencesine, kendince kurduğu çilingir sofrasına devama başlamıştı. 

Bizim için doyumsuz canlı bir görsel show sunuyordu farkında değil.  Sanki yaklaşmıştı o bize ya da biz ona gördüklerimizi daha net seçebiliyorduk artık. Usanmadan eğilip ,şişeyi sofrasından, arabanın kasasından alıyor; doğrulup, şişeyi kafasına dikiyor; tekrar eğilip, şişesini sofrasına koyuyor. Sonra da ellerini yukarı kaldırıp bir yerlerden müzik gelirmişçesine çiftetelli oynuyor. Elini, kolunu iki üç sallayıp, bir tur dönüyor ve kendi kendini büyük bir iş başarmışçasına alkışlıyor. 

Seyir güzel, biz eve gideceğimizi unutmuş kaptırmışız sessiz ve neşeli bir ayyaşın kişisel eğlencesini izlemeye. Adam aynı hareketlerle dönenip duruyor, olduğu yerde. Hiç bir müzik sesi yok duyduğumuz.

“Adam içinin ritmine mi kulak verip ayak uydurarak oynuyor” diye yeni bir yoruma daha başlıyoruz minibüsün merdivenlerini çıkarken...

Sonunda yerleştik koltuğa, biz başladık sesli şarkımıza , içsel  hareketlerimize:
“ Ne de güzel oynuyorsun,
Müzik, alkış  istemezsin Osman Aga.
Akşam oldu biz eve gidiyoruz,
Soğuğa da dayanamayız Osman Aga”


                                                                                                                     17.12.2009         
Günay UZUNER      

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder